R. BÜLEND KIRMACI 's Blog

To share ideas, thoughts via WordPress.com weblog

2016’yı nasıl bilirdiniz?

leave a comment »

16.jpg

Yanlış filme girmiş, otobüs biletini yanlış almış insanların toplumu gibiydik… 2016 başımızdan aşağıya kaynar sular gibi indi; “nasıl bilirdiniz?” diye sormama gerek yok, neyse ki, “gidiyor” ve yeni bir yıl geliyor..

Mutlu ol Türkiye’m!..

‘Diyoruz, ‘diliyoruz’ ve bu girizgahı yazdıran önemli olaylar ve olgularıyla 2016’yı son kez irdeliyoruz…

Türkiye, kazanmaktan başka çaresi olmadığı bir var oluş savaşımı içindedir.

Yıllarca izlenilen dış politikanın sonucunda bölgede yanlızlaşmamız ile bölgesel aktörlerin iştahı üst üste binmiş; içinde yaşamakta olduğumuz bugünkü zorlu tablo ortaya çıkmıştır.

Gerçekten de, içeride ve dışarıda ‘terör’ aparatlarıyla, üzerimize gelinmektedir…

2016’nın bu “gelişi”, 2015’teki gidişten ve dinamiklerden de bir ölçüde okunabilir…

24 Temmuz 2015’de şehirlerimizi, kırsalımızı PKK teröründen temizlemek için harekete geçilmiştir.

Mehmetçik ve emniyet güçlerimiz bölge halkının desteğini alarak, bu savaşımı kazanmıştır.

Bundan tam bir yıl sonra sınırımızın yamacını hançerlemek isteyenlere karşı,

24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatıyla yeni bir aşamaya ulaşılmıştır.

Emperyalizm bu iki aşama arasında 15 Temmuz 2016’da FETÖ unsurlarını kullanarak, darbe girişimiyle karşımıza çıkmış, ülkemizi çok büyük bir belayla yüzleştirmiştir.

15 Temmuz’da sağcı, solcu, Türk, Kürt, alevi, suni demeden Millet birleşmiş, demokrasisine sahip çıkmıştır.

Fakat bu tarihin öncesi ve sonrasında emperyalist taşeronu terör, en adi ve kalleş yüzünü yine göstermiştir…

İşte bu geride bırakmakta olduğumuz 2016 yılında..

Sultanahmet, Ankara-kuvvet komutanlıkları önü ve Kızılay, İstiklal caddesi, Atatürk hava limanı, nihayet Beşiktaş Maçka ve Kayseri’deki (en seçkin komandolarımıza yönelik) hain saldırılarda çok sayıda askerimiz, polisimiz ve vatandaşımız şehit olmuştur.

Ve en son olarak da Rusya Büyükelçisi menfur bir suikaste kurban gitmiştir…

Tüm bu olaylar rastlantı değildir ve örneğin “Kıbrıs” konusundaki neredeyse düşmanca tutumlar ve tavırlar da ortadadır.

Bu momenti dengelemek ve AB’nin masayı devirme olasılığına karşı Rusya, İran ve Suriye ekseni üzerinde yeni bir masa kurmak dahil, nihayet seçenekli dış siyaset izlenmeye çalışılmaktadır.

Ancak seçenekli dış siyasetten mutlaka Atatürk’ün “bölge merkezli siyasetine” geçilmelidir.

İç siyasete gelince…

Türkiye, toplumun en azından yarısının karşı çıktığının söylendiği “Başkanlık” tartışmalarıyla bir diğer yandan da gazetecilerle ilgili kimi kaygılar uyandıran tutuklama tasarruflarıyla, bir yılı geride bırakmaktadır.

Öte yandan, 2016 yılı, maalesef “çocuk istismarı” ve 914.432 çocuğun ‘iş gücü olması utancının altında ezildiğimiz bir yıldır.

Sosyal devletin yokluğu muhtaç çaresizlerin gözyaşıdır, Adana Aladağ’da kızlarımızın bir ‘cemaat’ yurdunda yanması da bu tablonun çok hüzünlü bir yansımasıdır.

Fakat daha da acı olan “şikayetçi olmasalar da” mağdurlar kadar kurbanların ve toplumun hakkının kamu tarafından korunmasındaki kimi kaygılardır.

Bu anlamda örneğin Siirt’te yaşanılan ve 16 cana mal olan maden faciasının arka planı güvensiz, sağlıksız ortamlarda ve yetersiz denetim altında çalışmak zorunda kalınmasıdır.

Yılda 1700 işçiyi iş cinayetlerine kurban verdiğimiz bir ülkede nasıl ki, “ne yapalım işsizlik var, koşullar da bunlar” denemezse, 2016’nın bu olaylarından da yeterli ders alınmak gereklidir.

O nedenle, üretim yatırımları gerekli değil şarttır… 3. Köprü, Avrasya tünel, Osmangazi geçişi tamamdır ama fabrika açmak, iş sağlamak kamunun birincil ödevleri arasındadır.

Geride bırakmakta olduğumuz yıl üretim yatırımları anlamında -bütçeden de anlaşılacağı gibi- verimli bir yıl değildir.

Oysa paramızın ardında endüstrinin ve katma değeri yüksek malların gücünü koymamız gereklidir, bu olmadığında, ‘dövizin artışı’ ve kredi derecelendirme kuruluşlarının “puanımızı” azaltması, sadece birer sonuçtur.

Bu “beğenmediğimiz sonuçları” kanıksamamalıyız; elbet kader vardır ama 12.5 milyon insan ‘mutlak yoksul, 5,7 milyon işsizimiz varken, asla ama asla “kaderci” davranamayız.

Örneğin, hayat beşte bir pahalanırken asgari ücrete sadece yüzde sekiz zam yapmak da ‘kader değildir’; olsa olsa ekonomi siyaseti tercihidir.

Diğer yanda, Genetiği Değiştirilmiş ‘hammadde’ ile üretilen gıdaların yol açacağı sakıncalara karşı toplumsal duyarlık yeterince değerlendirilememiş, o arada geleceği garanti edecek en temel sektörlerden biri olan tarım etkili biçimde desteklenememiştir.

Öğretmenlerin sorunları yeterince yankı bulamamış, sineması, tiyatrosu, operası ile kültürel kalkınmada performansımız yeterli bir ivmeyi oluşturamamıştır.

Dileyelim ki 2017 yılında üretim ekonomisine geçmek, kayıtlı bir ekonomiye kavuşmak, öte yandan, vergi adaletini ve gelir dağılımında hakkaniyeti sağlamak, enerji ve tarıma en büyük önemi vermek, o arada demokrasimizi, özgürlük alanlarını geliştirmek, için elimizden geleni yaptığımız bir yıl olsun.

Ve elbette vatanımız için canlarını ortaya koyan kahramanlarımıza her türlü maddi, moral ve sosyal desteği vererek, Türkiye’miz, dünya denizlerinde daha salim limanlara erişebilsin…

Not: bu yazı haber3.com için 30/12/2016 TSİ 00.34 de kaleme alınmıştır.

Written by rbulendkirmaci

December 30, 2016 at 23:39

Posted in Uncategorized

Ülkeler ve parayı harcadıkları alanlar …

leave a comment »

hanehalki

Gelir varsa gider vardır. Gelirin zorunlu tasarruf dışında harcanan kısmı yaşam kalitesinin de bir göstergesidir.

Hanehalkı gelirlerinden aylık harcama alanlarına odaklanalım ve Dünyaya bakalım…

Ruslar örneğin, aylık gelirlerinin büyükçe bir kısmını gıdaya, alkole ve tütüne harcamaktalar.

Amerikalılar için en yüksek aylık harcama gideri sağlık alanında yaptıkları harcamalardır.

Japon aileleri gelirlerinin dörtte birini ev eşyalarına ve gereçlerine ayırmaktadırlar.

Suudiler ise tam bir “mobilya tutkunu” olup her ay gelirlerinden onda birini bu konuya ayırıyorlar.

Eurostat araştırmaları üç yıllık bir zaman serisinde olup, konuyla ilgili çarpıcı sonuçları içeriyor.

Buna göre;

Ev araçları ve ısınmaya en çok parayı Avusturalyalılar ve Kanadalılar harcamaktadırlar.

Gıdaya aylık gelirine oranla en büyük payı ayıranlar arasında Hintliler ve Meksikalılar da var.

Yine Meksikalılar aylık gelirlerinin % 19’unu ulaşıma ayırmak durumunda kalıyorlar.

Ulaşım giderleri, hanehalkı ve aylık temelde Hintliler ve Kanadalılar için de önemli bir paya sahip.

Buna karşılık aylık gelirlerinden sağlık alanına en az parayı harcayan aileler Suudi Arabistanlılar.

Aynı ülke vatandaşları iletişim alanında harcama rekoru kırıyorlar. Tabii internet değil telefonla!

İş lokanta ve otel harcamasına gelince; bu alanda en büyük bütçeyi Avrupalılar ayırmakta.

Onları, gezmeyi, keşfetmeyi pek seven, Güney Koreliler ve Japonlar izlemekteler.

Eğitim alanında aylık giderler açısından en büyük harcamayı da yine Güney Koreliler yapıyor.

Bir alanda kamu harcaması yüksekse o ülkenin hanehalkının ayıracağı pay azalabiliyor.

Tabii bu mutlak anlamda bir koşutluk değil. Yani devletin de vatandaşın da epey para harcadığı alanlar var.

Örneğin ABD, GSMH’nın % 17’sini sağlık alanına ayırıyor fakat aynı doğrultuda orada aile bütçelerinden de sağlığa epey pay ayrılmak zorunda.

Yukarıda da değindiğimiz gibi harcama bir gelir sorunu ve harcamayla elde edilen hizmetin kalitesi aslında yaşam kalitesinin ta kendisi.

Eğer üretilen hizmetler düşük kalitedeyse siz istediğiniz kadar para harcayın ve isterseniz en üst gelir grubunda yer alın, yine de etkin bir eğitim, güvenli bir ulaşım, doyurucu bir besin zinciri ve yeterli bir sağlık hizmetinden yararlanamıyorsunuz demektir.

Bu konuda kurumsallaşmış sosyal devletin vatandaşları ve birkaç on yılı refah ülkesi olarak ikmal etmiş coğrafyaların insanları en şanslı olanlar.

Ya biz? Geliri ve geçimiyle milyonların zorluklarla karşılaştığı, tüketici haklarının da çok yankılanmadığı ülkemiz?

Hanehalkı gelirlerinden aylık harcama alanlarında “kalalım” ve Türkiye’mize bakalım…

TÜİK 2015 tüketim harcaması istatistiklerini bu yılın Ağustos ayında yayımladı.

Bu tabloya göre gelirimizin neredeyse yarısını barınma ve beslenmeye harcamaktayız.

2014’te ortalama tüketim harcaması 2,848 TL iken 2015’de 3,043 TL’ye yükselmiş.

Bu harcamaların %26’sını konut ve kiraya %20’sini gıdaya yapmışız.

Sağlık alanında yüzde 2 ayırmışız, eğitime de yüzde 2,2 ayırabilmişiz.

Bu hizmetler kamuda kalan uzantısının kalitesi düşen ve giderek özelleşen hizmetler.

Gıdaya Ruslar gibi, eğitime Araplar kadar para harcamışız. Daha iyisini aramadığımızdan değil, karşılayacak yeterli paramız olmadığından, temel ihtiyaçlar aşamasında kalmışız.

Öte yandan akaryakıt gibi vergi yükü epey olan kalemlere de ayrıca pay ayırmışız.

Fakat Türkiye’nin harcama serileri içinde maalesef kültür, sanat, turizmin payı çok düşük.

İnsanımız kitaba, tiyatroya, sinemaya ve hatta seyahate para ayırmakta zorlanıyor.

Oysa yakınlarda gelişmişliğin hesaplanmasında kendine zaman ayıran toplum olmanın önemi vurgulanmıştı.

Bizde hem çalışma süreleri daha uzun hem de elde edilen gelir yetersiz ve dolayısıyla aileler için özel zamanların değerlendirilmesinde söz etmek yersiz.

Evet, geliriyle, geçimiyle hakça bir yaşam kurmak ve kaliteli bir yaşamı insanımıza sunmak zorundayız.

21. Yüzyıla yaraşır, modern toplum-sosyal devlet anlayışına erişmeliyiz.

 

not: Bu yazı haber3.com için hazırlanmıştır.

Written by rbulendkirmaci

December 26, 2016 at 00:52

Posted in Uncategorized

Para kaynağını izle, cinayeti çöz!

leave a comment »

paratrafigi

Ankara’da meczup bir tetikçi Rusya Elçisi Sn.Karlov’u “arkasından ateş ederek” kalleşçe öldürdü.

Bu cinayet bütün ülkemizde ve elbette Rusya’da büyük bir infial uyandırdı.

Rusya ve Türkiye yetkilileri olgu üzerinde birlikte çalışmaya karar vermişler; bu olumludur.

Bu cinayetin “anatomisi” en az katilin “sosyal otopsisi” kadar önemlidir.

MASAK ciddiyetle konu üzerinde çalışıyor, kamuoyuna açıklanması gerekenler açıklanıyor.

Uzmanlar, yıllardır dillendiriyorlar: Bir cinayeti çözmek için “para trafiği”ni çözmek gerek.

Nitekim bu gerçeklik, örneğin PKK terör örgütü için de geçerli kabul edilmelidir.

Gerçekten PKK adlı terör örgütünün uyuşturucudan elde ettiği söylenen rezervlere ulaşılması gerek.

PKK’nın uyuşturucu-silah ticaretinden, “haraçlardan” aldığı paraların Avrupa’da istiflendiği söyleniyor.

Ancak bir zamanlar üzerinde sıkça durulan bu konu hakkında güncel bir gelişmeler pek kaydedilmiyor.

Hangi örgüt olursa olsun para kaynağı onun faaliyet biçimlerini kaçınılmaz olarak etkiler.

Hele ki bu bir terör örgütüyse, kriminal çözümlemeye en büyük katkıyı bu tür tespitler sağlar.

Dönelim; Karlov olayına…

Sabah gazetesi kaynaklı haberi bizim http://www.haber3.com ’da değerlendirmiş. (*)

MASAK raporuna göre katil, The Respect Instute kuruluşu üzerinden FETÖ’cü bir polise maaşından pay aktarmış.

The Respect Instute Inc. ABD seçim kampanyasını fonlayacak kadar “eli kolu” uzun bir kuruluşmuş.

Buna göre, Altıntaş, 12 Ocak 2016’da eski polis memuru Hasan Tunç’a 500 TL transfer etmiş.

Bu Altıntaş’ın maaşının yaklaşık 5’te 1’i. Unutmayalım o maaş vatandaşın vergilerinden veriliyordu.

Ve bu ‘bilgi, katilin, telefon kayıtlarındaki aynı yapıyla “yoğun” irtibatlarıyla da örtüşmektedir.

Yani ipin ucunu çekildikçe, zincirin halkları tamamlandıkça, çok karanlık bir tablo ortaya çıkıyor.

Belki bu izlekte veriler giderek güçlenecek belki bambaşka ve yeni verilere ulaşılacak. Bilmiyoruz.

Fakat haberin kaygıları artıran bölümleri de var: Buna göre “uyuyan hücreler”den de söz ediliyor.

Bu şu demek “uyandığında” yani “talimatı aldığında” gözünü kırpmadan başka cinayetler işleyecekler potansiyel katiller de var…

Ve işin daha da acısı bunlar “polis” sıfatını taşıyorlarmış!

Elbette onlar bizim fedakar polislerimizden canlarını Cumhuriyet ve demokrasi için adayan emniyetçilerimizden değiller ve asla olamazlar.

Fakat tıpkı “Rusya uçağının düşürülmesi” olayındaki gibi büyükelçisini de ikili ilişkilerimizin en iyi hale getirilmeye çalışıldığı bir ortamda katledilmesi;

Ülke olarak, siyasetçiler, aydınlar, uzmanlar olarak, üzerinde çok dikkatle durmamızı gerektiren bir tablodur.

O nedenle bu cinayetin anatomik analizi ve sosyal otopsisi gayet nesnel bir şekilde yapılmalıdır.

Karşımıza robotlaştırılmış kişiler çıkmakta ve inancımızı “kullanarak” örgütlenmiş bulunmaktalar.

Bir yandan bu gibi yapılanmalarla mücadele edilirken, diğer yandan bürokraside ve hayatın her alanında liyakata, demokrasi kültürüne, çağdaş uygarlık anlayışına yaraşır düzenlemeler yapılmalıdır.

Aklın, bilimin ışığından yararlanmak bizim uygarlığımızın da inancımızın da en önemli gereği değil midir?

 

 

 

(*): http://www.haber3.com/suikastcinin-para-trafigi-ortaya-cikti-3999204h.htm

Not: Bu makale Milliyet blog için yazılmıştır. 26.12.2016. Ankara.

Written by rbulendkirmaci

December 25, 2016 at 19:07

Posted in Uncategorized

Gözün kör olsun yoksulluk!

leave a comment »

yoksullukvezenginlik

İşsizlikle birlikte –bir ölçüde onunla da ilgili olan- en berbat olgu; yoksulluktur.

İnsan doğası –yaradılışında bir arıza yoksa- iyiyi, güzeli, refahı, mutluluğu arar.

Hakkıdır. Bizim insanımız da güzel bir yaşam sürmeye hakkı vardır. Ama acaba ne durumdadır?

TÜİK  “Gelir ve Yaşam Koşulları” 2015 anketine göre yurttaşlarımızın % 14.7’si yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Yoksulluk ile mutluluk bir arada sanırım sadece beyaz perdede oluyor.

Aynı anketteki diğer tespitler zengin yoksul gelir uçurumuna ilişkin çarpıcı tespitler içeriyor:

-Yaklaşık 12 milyon kişi yıllık 8 bin liranın altında gelirle yaşıyor…

+ En yüksek gelir grubu milli gelirin yüzde 46.5’ine sahip bulunuyor…

Türkiye’de Yoksulluk ve Muhtaçlık Durumu / 2016 Raporu da kaygı verici verilerle doludur.

Sosyal yardım ve hizmetler harcamasının 2015 yılı tutarı 28,5 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.

Bu anlamda bu paraya nüfusun en zordaki kesimleri ihtiyaç duymuştur. Rakam, ciddidir.

Bununla ilgili bir başka ciddi rakamı yukarıda TÜİK belirtiyordu: nüfusumuzun %15’i yoksuldur!

Resmi verilere göre ülkemizde her beş kişiden ikisi “yardımsız” yaşayamaz durumdadır.

Ona da ne kadar “yaşamak” denir; o ayrı bir tartışma konusu olsa gerekir.

Sadece 2012’de 23 milyon 668 bin olan muhtaç sayısı iki yılda 30 milyon 500 bine ulaşmıştır.

Demek ki, kahredici bir sorun olan “yoksulluk” artmakta ve muhtaçlık tablosu ağırlaşmaktadır.

Bakanlık diyor ki; 969 bin hane eğitim, 681 bin hane yakacak yardımı almak zorunda!

2015 yılında 3 milyon 172 bin hane (300 bin ‘eş vefatı’ ve 101 bin ‘asker ailesi’) yardım almış.

Geçen yıl 2 milyon 13 bin öğrenciye 30-50 TL arası değişen oranda şartlı yardım yapılmış.

Elbette sosyal devletin bir görevi de bu; ama modern devlet daha geniş bakmaya mecbur:

Vatandaşlarına kaliteli sağlık ve eğitimi parasız sunmak, onlara iş ve insanca emeklilik sağlamak!

Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarına düşen “iş”ten

Daha fazlası, üretim yatırımları ve gelir dağılımından sorumlu olan kamu kurumlarına düşmelidir…

Yoksulluğu gerçek anlamda işte o zaman yenmeye başladık ve insanca bir yaşam kurduk demektir!

not: bu makale 24.12.2016 tarihinde haber3.com için yazılmıştır.

Written by rbulendkirmaci

December 25, 2016 at 14:50

Posted in Uncategorized

Ekonomi karnemiz

leave a comment »

karne.jpg

Yakında okullar ara tatile girecek, öğrenciler karnelerini alacaklar. Karne, bir dönemin performansıdır.

Peki ya Türkiye’nin karnesi ve özellikle de “ekonomi karnesi” nasıldır ?; biraz da ona bakalım…

Ekonomimiz bazı veriler açısından alarm veriyor, kimi alanlarda notumuz yeterli değil.

Özellikle işsizlik, üretim yatırımlarındaki eksiklik, sosyal güvenlik alanındaki dengesizlik, gibi..

Çok ciddi sorunlarımız bulunmaktadır… Fakat sorunları sıralamak kadar nedenleri irdelemek gerek.

Neden-sonuç bağını nesnel şekilde kurunca da, “çözüm önerileri”nin geliştirilmesi bekleniyor…

Kimden? Sorumlu herkesten…

Kim için? Türkiye’miz için, işçisi, işvereni, çiftçisi, memuru, öğretmeni, öğrencisi; hepimiz için…

Dolar arttı; TL karşısında değer kazandı ve bir banda otursun, ‘dursun’ diye bekliyoruz…

Peki neden?

Çünkü bir ulusal para birimine güç veren o ülkenin sanayisidir, teknolojik ürünleridir, hatta bilim ve sanat alanındaki zenginliğidir..

Bu konularda yeterince gelişme sağlanmaz ve bu gelişme süre istikrarına bağlanmazsa; döviz artar.

Fakat verili koşullarda, dış ticaret taraflarının kendi paralarıyla alışverişi gibi bir seçenek de var.

Gerçekten dolara bağımlılığı azaltacak devrimsel bir uygulama ancak, önünde sonunda; ticari ilişkiye giren ülkelerin para birimi işte yukarıdaki “sanayi, teknoloji, bilim” olgularına dayanarak değerlenecek.

Türkiye uzun yıllardır “sıcak para” açısından önemli bir rant kapısı olarak kullanıldı.

Yabancılar, doğrudan yatırım yapacaklarına bizdeki faizlerden ‘yararlandılar, paranın kaymağını kazandılar.

Neden? Çünkü piyasayı düzenleyici kuralları zamanında uygulayamadık, kayıt ve kuralı ihmal ettik.

Türkiye’de işsizlik çok ciddi boyutlarda… Kimine göre 3 kimine göre 5 milyon işsizimiz var.

Peki neden? Çünkü, gerçek yatırımları çekemiyoruz, üretim yatırımlarına önem vermiyoruz.

Bunun üstüne bir de özelleştirmede son derecede agresif bir yönelimle blok satışlar yaptık.

İzlenilen özelleştirme politikası yeniden üretime yönelen ve emeği koruyan refleks içermedi.

Dahası da var… 2005 yılında 40 milyar $ değer biçilen Telekom’un yarısından fazlası 6,5 milyar dolara yabancılara verildi.

Ekonomimizde kamunun yerini özel sektör, özel sektörde yerlinin yerini yabancı aldı.

Oysa yapılması gereken özel kamu dengeli ve yüzü üretime dönük bir ekonomiyi geliştirmek idi…

Evet Avrasya Tüneli, Osmangazi köprüsü, 3.köprü yeni hava-alanı gibi alt yapı yatırımları gerçekleşti.

Fakat, üretime yönelik yatırımlar anlamında ve kaleminde bütçemiz çok yetersiz kalmaktadır.

Üretim yatırımları artırılmalıdır; çünkü bu; mevcut işlerin korunması, yeni iş alanlarının açılması ve istihdam olanaklarının artması demektir.

Bir anlamda madencilik alanında da ölçüsüz bir özelleştirme ile karşı karşıya kalındı. Madencilikte teknolojik gelişme değil taşeronlaşma ön plana çıktı.

Öte yandan tarımda çiftinin durumu giderek zorlaşmaktadır. Tarım ve hayvancılık gerçek anlamda destekten, etkin şekilde yönlendirilmekten ve verimli bir biçimde koordine edilmekten, uzaktır.

Devletin depoları satıldıkça, ürünler stokçulara yöneltilmeye başladı. Mazota gübreye “yetişemeyen” çiftçi, yabancı bankalara borçlandı, tarlası bağı, taşı toprağı hacze konu oldu.

Oysa, tarım da tıpkı enerji gibi stratejik sektördür, dünyanın geleceğini bu sektörler belirleyecektir.

Bu açıdan çiftçimiz, üreticimiz desteklenmeli, tarım sahası, iç pazarı doyuran ve kaliteli ihracat yapan bir düzeyde belirmelidir.

İhracattan söz etmişken, katma değer yaratan, değişim değeri yüksek sanayi mallarının toplam payının sadece yüzde üç olması gerçekten düşündürücüdür.

Yukarıda da belirtildiği gibi paramızı değerli hale getiren bir önemli etmen de yüksek teknolojiye dayalı ürün ihracatıdır.

Türkiye, bu alanda gelişmeye en büyük önemi vermeli, tüm kuruluşlar en etkin şekilde desteklenmelidir.

Ve güçlü bir devlet ekonomisinin güçlü kurumlara bağlı olduğu ve her şeyden önce halkın, geliriyle geçimiyle güçlendirilmesi gereği asla unutulmamalıdır.

Evet alt gelir gruplarının desteklenmesi bakımından önemli transferler yapılmaktadır.

Fakat asıl olan düzenli iş sağlamak, o işlerin de doğru dürüst geçim ve emeklilik vermesidir.

Türkiye yeterince tasarruf edememektedir. Kredi kartı borçları geometrik anlamda artmıştır.

Orta direğin ‘beyaz eşya alması, hatta seyahate çıkması giderek zorlaşmaktadır.

Gelir dağılımı adaletsizliği ve vergi yükü açısından yıllardır dünya kadar sorunluyuz!

Ekonomide gelir grupları arasında adil ve hakkaniyete uygun düzenlemeleri yapmak zorundayız.

2016 bitiyor; ekonomi karnemizdeki kırıkları mutlaka düzeltmeye bakmalıyız.

Kalkınma yarışında ikmale kalmamız,  çok “maliyetli” bir olgudur.

O nedenle gün yitirmeden gereken önlemler alınmalı;

Teknoloji, tarım, enerji, kurallı piyasa, gelir dağılımı ve vergi adaleti ile büyüme istikrara kavuşturulmalıdır.

2017 ekonomi karnesi için yapısal, işlevsel yenilenmeler bir an’ önce hayata aktarılmalıdır.

 

Written by rbulendkirmaci

December 25, 2016 at 13:56

Posted in Uncategorized

Beşiktaş’taki terör saldırısı ve düşündürdükleri…

leave a comment »

15 Temmuz’dan önce azan sonra duraklar gibi olan “seri katil” Ordumuzun El Bab’a yönelmesinden bir gün sonra yeniden iş başı yaptı!

10 Aralık’ta Beşiktaş stadına yakın iki ayrı noktada patlatılan bombaların İngiliz metası “Amerikan kokteyli” olduğu anlaşılıyor.

Sekizi sivil çoğu Çevik Kuvvet polisi 44 şehidimiz var.

Canımız acıyor, yüreğimiz yanıyor, gözyaşlarımız akıyor!

Yaşamakta olduğumuz gerçekler nelerdir?

İspanya ve Birleşik Krallık deneyimlerini incelemeden kendi deneyimlerimizi de riske atarak;

“Kardeşlik” dendi, “Açılım” sergilendi, “Milli Uzlaşma” istendi! Olmadı. Olamazdı.

Çünkü, siyasi uzantısıyla, finansmanıyla, destekçileriyle terör “icra-i sanat”ını önce federasyon sonra “ayrılma” üzerine kurmuştur.

Ona bu yukarıdaki “niyetlerle” yaklaşmak, olsa olsa arkasındaki şeytanı kışkırtmak olurdu! Oldu!

1 Haziran’da Meclis’i daha çok özümseyecekleri sanıldı(!) onlar, Parlamentodan tehdit savurdular!

Ve yaklaşık bir yıl önce 24 Temmuz’da kenti kırı şakilerden temizlemek için güvenlik güçlerimiz seferber oldu…

En başta da yöre halkını terör baskısından esirgemek için sergilenen önlemlere, Ankara’da, Suruç’ta bombalarla “yanıt verildi”.

Bu olumsuzlukları bu çapta yaşamamız daha geniş açılı bir bakışı zorunlu kılıyor:

Türkiye, Nevada çöllerindeki tatbikattan başlayan, Ortadoğu’da Suriye batağından ucu çıkan bir büyük düşmanlıkla karşı karşıya…

Bölge merkezli, dengeli bir dış siyasa izleneceğine “sıfır sorun” dendi, şimdi 3 milyon mültecimiz var!

Kuşkusuz daha önce de bölücü terör üzerimize sürülmüştü..

Ancak kimilerinin “yeni İsrail” diye tanımladığı Büyük Ortadoğu Projesiyle, terör örgütü adeta diplomatik zırha büründü!

Biz, “sınırlarımızın berisinde ötesinde bunları istemiyoruz” dedikçe, bazıları “kara gücümüzdür” demiyorlar mı?

Ve şimdi güney sınırlarımızda- Irak’ın Kuzeyinden başlayıp ucu Suriye’den çıkacak bir hançer var.

O hançer tamamlanırsa bizim toprağımıza girecek; Türk-Kürt demeden bizi bölecek!

Fırat Kalkanı harekatı bunu önlemek için…

Kimsenin toprağında gözümüz yok ama kimseye de verecek toprağımız yok diyoruz.

15 Temmuz’da demokrasi için kenetlenen halkımız, şimdilerde, toprak bütünlüğümüz için birleşen Ulusumuz var…

Evet şehitler veriyor; vuruldukça ayağa kalkıyor; öldürüldükçe yaşıyoruz!

Bu koşullarda bunu yapabilmemizi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o eşsiz yapıtına ve Cumhuriyetin temellerine borçluyuz.

Ordumuz zor koşullarda görev yapmakta..

Halkın desteği, aydınların duyarlığı, basının özeni, sorumlu bir siyaset, elbette çok önemli…

Fakat etkilemeye dair araçları ve kozlarını kısmen yitirdiğimiz dış konjonktürde;

Karşımızda, çıkarları zıtlaşarak dengeye gelmesini istediğimiz güçler var…

Amerikası, Rusyası, Esad’ı, İran’ı, Çin’i, geri kalan Arabı…

Demem o ki, “hiç ölmeyecek gibi yaşa, yarın ölecek gibi ibadet et” deyişinde olduğu gibi;

An itibariyle yanımızda olanlar karşımıza geçebilir, birbirlerine karşı olanlar zımnen ya da açıktan bir an’da anlaşabilir.

İlla olur demesek de her şeye hazırlıklı olmalıyız.

Zararın kar olarak dönüleceği noktada:

Dış politikada her daim 3-D derim: Doğru, Dinamik, dengeli bir dış siyaset…

Ve güçlü bir dış siyasetin, güçlü bir ordu kadar, güçlü toplumla da mümkün olduğu unutulmamalıdır.

Ekonomik yönden –kamu girişimciliği dahil- güçlü sektörler, demokrasi yönünden her düşünceye saygılı bir kamu yönetimi!

Özellikle böyle dönemlerde kimseyi ayırmadan ve kimseyi itip-kakmadan davranmak gerek.

Bir arada yaşamaya mecbur olduğumuzu söyleyip de aksine davranmamak, birleştirici olmak gerek.

Çünkü birleştikçe halklaşıyoruz, bütünleştikçe uluslaşıyoruz.

Aradığımız budur ve umarım bundan böyle her şey bizim için yolunda gider.

Gerçekten dünyanın en büyük insani yardım koridorlarından birine kapı açan ve kuruluşu itibariyle mazlumlara örnek olan bu yüce gönüllü Ulus layık olduğu refaha ve feraha erer…

Bu düşüncelerle bu yazıyı tamamlarken, Beşiktaş şehitlerimizi bir kez daha saygıyla anıyoruz.

e-mail: r.b.kirmaci@gmail.com

Written by rbulendkirmaci

December 16, 2016 at 17:56

Posted in Uncategorized

A “new world!”

leave a comment »

 

new.jpg

Our world is surrounded by arsenals, nuclear weapons, pollution and corruption.

Billions earn less than a dolar and people straving besides lack of medic care and absence of clean water.

World gives SOS; we must understand things can not go in the same way as its been going.

There is nothing to be proud of rising gravity of bombs and depressing new achievements for public care.

The most vital problem -after starving and before poverty- for all socities is; unemployment.

We have to put our efforts together to force National Govts. to overcome this issue and ask for an international solidarity with workers and trade unions.

Creating jobs and reforming working conditions due to ‘humanistic consept’ (working hrs + social security system) is so important…

Also global fight against poverty, spent much on “human /family”, a sustianable growth + a peacful globe; social juistice everywhere matches worth to be called: A new world!

This inspires Evita Peron, once addressing to her nation: “A new Argentina!”

But for sure we are now living in a more sophisticated world under the challenge of communication era.

So we have to re-organise trade unions, new form of participating in poltical decions an deven the UN.

We have lots of homework to do and we can not realise our ideas without an efficient solidarity.

Yes together we are strong. Stronger than banks, financial institutions, mass media an deven arsenals.

In sipirt of tolerance: Its our common responsibilty to fight against poverty, to ressist illegal work power i.e.: childs used at production.

And to gether efforts on human rights,, plus to re-organise international community to help debts reduce…

…while recommend national govts. to spent much on “human /family” in the fields of: education and health.

A sustianable growth + a peacful globe; social juistice everywhere!

A new world with humanistic left!

Written by rbulendkirmaci

November 23, 2016 at 11:15

Posted in Uncategorized