Kıbrıs için…

Bundan tam 45 yıl önce Türk Ordusu Kıbrıs Türklerine de Rumlara da barış getiren harekata başladı.

Akdeniz’deki bu stratejik Ada, en az 500 yıllık Türk yerleşimidir ve uygarlığımızın bir parçasıdır.

Türkiye’nin getirdiği barış, bazılarının Ortadoğu’ya ‘götürdüğü’ ‘barışa’ benzemez(!) 

Bizim 74’de Ada’da tesis ettiğimiz sükundan daha insancıl bir çözüm, 21.yy itibariyle henüz keşfedilmemiştir. 

Ordularımız ENOSİS’i yenmiş; TBMM, Yunan cuntasını devirmiştir.

Yeryüzünde KKTC ve Türkiye kadar güvenliği birbirine bağlı çok az iki kara parçası (iki coğrafya) bulunmaktadır…
 
Geride bıraktığımız yarım asırdır Kıbrıs Türk halkı haketmediği bir ambargo ile karşı karşıyadır.

Gerek bu durum gerek Avrupa Birliğine “giriş rüyası” bir dönem kimilerini etkilemiş olsa da

Kıbrıs Türkü için özgürlük içinde kalkınma, bağımsızlık içinde Rumlar dahil diğer toplumlarla ilişki kurma esastır.

KKTC’nin üniversiteleri, turizmi kadar sanayisi ve enerjisiyle de anılmaya başlanması gerekmektedir.

Türkiye’nin Akdeniz ve Ege’deki iktisadi haklarımıza sahip çıkma kararlığını sürdürmesi de elzemdir.

Türkiye, dış siyasette konvansiyonel ilişkilerini dengeleyen yeni adımları da değerlendirmeli ve… 

… her Kıta’dan birer devletin KKTC’yi tanıması seferberliği başlatılmalıdır… 

Nihayet adalarımızın ‘durumuna’ rezervle ve de araya emperyalizm girmese yine de iki halkın dostluğuna inanırım. 

Harekatın bu yıl dönümünde, Dr. Fazıl Küçük ve Büyük Devlet Adamı Rauf R. Denktaş ile o dönemde ülkemiz yönetiminde görev alan askeri, siyasi yetkilileri saygıyla anıyor; 

Şehitlerimize ve Kıbrıs’lı Mücahit soydaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Çok yaşa KKTC! 

not: bu yazı Milliyet blog köşem için kaleme alınmıştır.

Advertisements

Sorunlar varsa çözümler de var!

Dünyamız tam bir sorunlar yumağı. Türkiye’mizin ise dünya kadar sorunu var.

Sorunlar insanlar için… Sorun varsa akıl yoluyla inançla çalışarak; çare de var!

Tabii bizimkisi biraz “söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” misali ama…

Yazalım…

Dünya’da altmışa yakı aile tüm servetlerin neredeyse yarısına sahip.

Savaşa, silaha ayrılan paranın çok azıyla içme suyu sorununu halletmek mümkün.

Obezite tehlikesi altında (çoğunluğu ‘refah toplumlarında’) 42 milyon çocuk yaşıyor.

Aynı Dünya’da sadece Avrupa’da 49 milyon çocuk açlık tehdidiyle boğuşmakta.

Türkiye’miz de gelir dağılımı eşitsizliği, işsizlik ve yoksulluk sorunuyla karşı karşıya.

Dünya nüfusunun da hasılasının da yüzde 1’ine sahibiz. 44 milyar dolar cari açığımız var.

Dış borç yükümlülüklerimizin milli gelire oranı (2017) itibariyle % 55’lere ulaşmış durumda.

Doğrudan vergi tabanımız yaygınlaşacağına, dolaylı vergi yükümüz kalıcılaşıyor.

14,5 milyon kişinin çalıştığı, katma değerin üçte birini sağlayan KOBİ’lerimiz dış deneyimden yoksun.

Enerjide son 15 yılda toplam yerli üretimimiz % 21 genişlerken, ithalatımız ise % 268 oranında artmış.

Tarımda kendine yeterken, olmadık kalemlerde net ithalatçı hale gelmişiz. Yetmemiş, şeker fabrikalarını özelleştirme mengenesine almışız.

Küresel Rekabet Raporuna göre ülkemiz 138 ülke arasında ilk 60’da bile yer almamakta.

Türkiye’mizde toplam sağlık harcamasının GSYH’ya oranı 2016 yılında % 4,6 ve OECD’ye göre çok yetersiz.

Yine OECD’ye göre Yunanistan eğitimde kişi başına 2500 dolar biz ise bin doların altında harcamaktayız. 

Kamu İmalat Sanayi yatırımları günümüzde %0,7 dolayındadır ve büyüme değişim değeri olan mallardan değil ithalata dayanmaktadır.

Doğayı koruyan, gıda güvenliğini sağlayan, temiz kent ve köylerde yaşamak insanlık hakkıdır.

İşte bu amaçla, ülkemiz ve dünyamız için aşağıdaki önlemlerle sorunlarımızı çözebiliriz:

Uluslararası alanda;

1.Dünya’nın borç yapısı “yenilenmelidir”… Bir kereliğine özgü bütün devletlerin, iktisadi kurumlara olan borçları yarı yarıya indirilmelidir. 
2. Dünya Bankası sosyal, eğitim, sağlık alt yapı projelerine daha çok kaynak ayırabilmelidir.
3. Çevre değerleriyle uyumlu bir yaşam için, “kirleten öder” ilkesine parasal karşılık kazandırılmalı, karbon salınımı denetlenmeli, alternatif enerji kaynaklarının üretimi teşvik edilmelidir. 
4. Nükleer ve biyolojik silah denemeleri ise, elli yıllık bir süre için askıya alınmalıdır.
5. Mal ve hizmet üretiminde çocuk işçiliğine karşı yaptırım uygulanmalı, dünyanın her yerinde ürün kalitesini gösteren ” CE” damgasına benzer bir kodifikasyon, emeğin korunması açısından da geliştirilmelidir.
6. Sıcak paranın denetimsiz dolaşımını kısıtlamak için Tobinn vergisi ya da uygulanabilir önlemler alınmalıdır.
8. Mikro kredi uygulamasına yönelmek isteyen ekonomiler cesaretlendirilmelidir.
8. Tarımda karşılaştırmalı üstünlük kuramının gelişmekte olan ülkeler için taşıdığı önemin gerçekliğini unutmadan, ülkeleri gıda anlamında muhtaçlığa götüren plantasyon ve genetik kodlama bozulmalarının önüne geçilmeli, saydam bir uluslararası veri tabanı kurulmalıdır.
9. Teknolojik gelişmeler, uydu teknolojisi ve üretimde-bilim, bir ekonomik girdi (faktör) anlamında gelişmekte olan ülkelerin hizmetine daha fazla sunulabilmelidir.
10. BM Ekonomik Güvenlik Konseyi etkinleştirilmelidir. Burada temsilde adalet sağlanmalıdır.

Ulusal alanda;

1.Vergi oranları indirilmeli, yatırımlar üzerinden alınan vergiler olabildiğince azaltılmalı, geniş tabana yaygın uygulamalar tam anlamıyla yaşama geçirilmeli, öte yandan bankaların faiz politikası yatırımı kolaylaştırmalıdır.. 
2. Üretken yerli ve yabancı yatırımlara her türlü olanak daha fazla sağlanmalıdır.
3. Bir çok üründeki ÖTV iç pazarın canlandırılması açısından sıfırlanmalıdır. Temel maddelerdeki KDV oranlarının %8’in de altına indirilmesi düşünülmelidir.
4. Orta ve dar aileler başta olmak üzere, ailelerin, eğitim ve sağlık harcamaları nedeniyle vergi iadesi yoluyla tam anlamıyla desteklenmesi sağlanmalıdır.
5. Ekonomi hamiline yazılı olmaktan nama yazılı hale getirilmelidir. Kayıt-dışılıkla mücadelede en etkin önlemler alınmalıdır. Kıdem tazminatı işlevselleşmelidir. 
6. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da tarım ekonomisini de içine alan entegre projeler desteklenmelidir. 
7. Liman ve sınır kentlerimizde daha fazla serbest bölgeler kurulmalıdır.
8. Aile planlaması kavramına asla zorlayıcı olmadan ve demokratik şekilde önem verilmeli, aile yardımları yaşama geçirilmelidir. 
9. Eğitimin sanayi ile ilişkisi daha fazla güçlendirilmeli, teknoparkların tesisi artırılmalı, üniversite-iş yeri-yerleşim alanı-okul ilişkileri daha da etkinleştirilmelidir.
10. Bilgi teknolojisine önem verilmelidir.

Evet sorunlar varsa, akıl yoluyla inançla çalışarak çareler, çözümler de vardır…

Lincoln’ün oğlunun öğretmenine yazdığı mektup

Amerika Birleşik Devletleri’nin 16. Başkanı, 5.100 davanın avukatı, köleliğe karşı çıkan insan hakları savunmanı, Abraham Lincoln’nün oğlu Robet Todd’un öğretmenine yazdığı mektup çok ünlüdür.

Lincoln bu mektubunda evladının hayata hazırlanması için, en güvendiği kişilerden biri olan öğretmeninden, beklentilerini çok veciz bir şekilde dile getirir..

Şöyle seslenir:

Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.

Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona.

Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı…

Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını… Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.

Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret.

Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı…

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.

Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi…

Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.

Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.

Tüm insanları dinlemesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret…

Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini…

Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret.

Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, ancak ateş çeliği saflaştırır.

Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.

Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır…

Bu, büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bakalım…

O ne kadar iyi, küçük bir insan, oğlum…

İşte böyle sesleniyor bir zamanların ABD’nde barışı ve eşitliği savunan ve eğitime değer veren Başkanı.

Günümüzün Amerikan toplumu ise tarihinin en mutsuz dönemini yaşıyor. Savaşa ayrılan para, eğitime ayrılmıyor.

Kim bilir belki de öğretmenler genç kuşakları Lincoln’un öğütlerindeki gibi yetiştirselerdi her şey kendileri için de dünya için de çok daha güzel olabilirdi.

Fakat insan umudun adıdır. İsterse daha iyi bir Dünyayı kurabilir.

Yazımızı yine Lincoln’nün tarihe geçen birkaç deyişiyle tamamlayalım:

“Hiçbir şeyden asla vazgeçme, vazgeçenler yalnızca kaybedenlerdir”

“Bir ülke yarı köle yarı özgür insanlardan oluşursa yaşayamaz”

“Başkalarının özgürlüklerini tanımayanlar, özgürlüklere layık değildir”…

Kısa notlarla cari ve dış ticaret açığımız

Açık; devlet (kamu) gelirleri (kaynakları) ile giderleri (harcamaları) arasındaki “fark”tır.

Biz gelirimizin genellikle dörtte üçünü tüketime harcıyor, kalanını tasarruf ediyoruz.

O nedenle yapılması gereken yatırımlar, tasarruf edilen birikimi aşarsa, borçlanıyoruz.

Bu durumda örneğin “ya tüketimi ya da yatırımları % 15 oranında azaltacağız”…

En doğrusu ithalata dayalı tüketimi ve savurganlığı kısmak; üretimi artırmaktır.

Bugün (2017) 47 milyar dolar cari açığımız, 76 milyar dış ticaret açığımız bulunmaktadır.

2016 yılında cari açığın milli gelire oranı % 3,8 iken, 2017’de % 5,5’e yükselmiştir.

2017’de ihracat % 10,2 artarken, ithalatımız da % 17,7 artmıştır.

Özel sektörüün yurt dışından kullandığı kredi 290’dan 329 milyar dolara yükselmiştir.

O arada merkezi hükümetin yurt dışı borç stoku 291’den 341 milyar dolara çıkmıştır.

Büyümemizi tahrik eden ekonomik canlılık yatırımlardan çok ithalata dayanmaktadır.

Oysa, büyümenin istikrarı için üretime dayanması gerekmektedir.

Katma değer yaratan teknoloji temelli, dış-satıma yönelik rekabet edebilir mal üretmeliyiz.

O arada;

Vergi adaleti-Hakça gelir dağılımı-Kayıtlı ekonomi tüm dengeler açısından yaşamsaldır.

Gelir dağılımı düzeltilirse çok daha fazla insan “pazarın canlılığını” koruyacaktır.

Bu durum, giderek standardı yükselen milli ekonomimizin kazanç hanesine yazılacaktır.

Cari açık, dış ticaret açığı; “faizci” rantçı döviz girişiyle değil, üretken yatırımla azalır..

İhracat ve turizm gelirlerinin artışıyla, azaltılır…

Yatırım olursa üretim olur. Üretim olursa ithalat değil ihracat semizlenir.

Cari ve dış ticaret açıklarımız odakta olmak üzere alınması gereken önlemler şunlardır:

gelirimizden az harcamaya özen göstermeli,

harcamalarımız içinde tüketim harcamalarını kısmalı,

-varlıklı kesimlerin ithalata dayalı harcamalarını caydırmalı,

vergi hakkaniyeti, gelir adaleti sağlanmalı,

üretken yatırımların önü açılmalı,

büyümenin ihracata dayanması önemsenmeli,

kayıtlı bir ekonomi anlayışı öncelenmeli,

-azami tasarrufa özen gösterilmelidir…

Türkiye mutlaka ama mutlaka daha da güçlü ve müreffeh bir ülke haline gelmelidir.

Bunu başarabileceğimize tüm bilincimle ve benliğimle inanıyorum.

Yılların deneyiminden bugünlere var olma savaşımı!

30 yılda 30 bin can vermişiz bölücü teröre, birileri geliyor; 30 bin kişilik terör ordusu kurmak istiyor.

Gözümüzün içine bakarak da 5 bine yakın TIR dolusu silah ve mühimmatla donatıyor.

PKK (PYD) “kara gücüm” dendi; elli yıllık “müttefikliğimiz” bir Kürt Koridoruna adeta feda edildi.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı ile başlayan, şimdilerde Afrin’de devam eden harekatı haklıdır..

Bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü olgularını komşuları için de savunmaktadır…

Irak’ın Kuzeyinde Barzani’nin ricatı sonrasında Suriye’nin Kuzeyinde kazan kaynıyor.

Bir yanda ABD, İsrail, kısmen Batı, karşılarında Rusya, İran, Suriye, Irak ve hatta Çin.

Fakat “büyük oyuncularınki” vekalet bizimki ise asalet savaşı; bir var olma mücadelesi…

Türkiye “sıfır sorun” yanılgısı olmasa da bir gün bu tabloyla karşı karşıya kalabilecekti.

“Çözüm sürecinden Açılım siyasetine” şehirlerden hendeklere “terör mesleğini icra ediyor”.

24 Temmuz 2015’den itibaren ve 15 Temmuz ’16 belasından sonra Türkiye eski Türkiye değil.

Sağ sol, şehirli yoksul, şu bu köken demeden halkımız bu harekatla; Mehmetçikle birleşiyor.

ABD soğuk savaş sonrası ilk defa bu kadar kendi halkını da çiğniyor; sosyal fonlardan büsbütün kesilen paralar silaha gidiyor.

Her şey 1939’da Dış Ticaret Anlaşmasıyla başlamış… 45’de Sovyetler Boğazı “isteyince”;

47 Truman Doktrinini izleyen 48 Marshall yardımıyla ABD üzerinden Batıya bağlanılmış.

Sonra 1950’lerin başında Kore’de verdiğimiz şehitler ve 52’de NATO’ya girişimiz var..

90’ların ikinci yarısına, Berlin duvarı çökene kadar, kredi al-silah al-borçlan ilişkisi bu..

Ancak elbette bu yönelimin de kazanımları olmuştur. Sonuçta “tercih” kararsızlıktan iyidir.

Fakat, gün geldi, ABD, bölgeye “yerleşmeyi” ve bölücü terör aparatıyla “Kürdistan’ı” peydahlamayı, iş edindi…

İşte o zaman, aşağıdaki kronolojik süreç belirdi:

17 Ocak 1991’de Irak’a askeri müdahalede bulundular.

Irak’ın toprak bütünlüğünden yana durduk.

1 Ekim 1992’de uçak gemilerinden Muavenet zırhlımızı vurdular.

Irak’ın kuzeyinde Çekiç Güç’ü konuşlandırıp, Barzani ve PKK’yı “hava sahası korumasına” aldılar.

“İncirlik’ten kalkan uçaklar terör örgütüne yardım atıyor” diyen Bitlis Paşa, 7 Şubat 1993’te “uçak kazasında” şehit oldu!

Sonrasında, Osman Pamukoğlu Paşa ile bölge halkı korundu ve ama teröre ağır darbeler vuruldu.

Mart 1995’te Ordumuz Çelik Harekatına başladı. Irak’ın kuzeyine girdi.

2002’de “Bin Yılın Meydan Okuması” dendi ve ABD ordusu Nevada çölünde (Türkiye’ye çok benzeyen!) bir ülkeyi işgal tatbikatı yaptı!

1 Mart 2003’te Tezkere ret edildi, ABD askerine, ülkemiz topraklarından koridor açılmadı.

4 Temmuz’da Süleymaniye’de askerimizin “kafasına çuval geçirdiler”!!

Ve 7 Ağustos 2003’te dillerindeki baklayı çıkardılar: Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)!

Ne diyorlardı, “Fas’tan Basra’ya Türkiye de dahil 22 ülkenin sınırları değişecek!”

Birkaç yıl sonra Türk Silahlı Kuvvetleri ve aydınlara karşı Ergenekon ve Balyoz tertipleri başladı!

Öte yandan “Arap Baharı” denen rüzgarlardan sonra 2011’de Suriye’de iç savaş başladı!

Ve bu günlere gelindi…

Elbette dış siyasette dostluk değil menfaatler önemli…

Bir zamanlar (1982-1999) Suriye ve 84’den 91’e Rusya da PKK’yla uzak olmasa da;

Bölgede yer alan aktörler zımnen, kısmen, vekalet aparatlarıyla birleşip ayrılabilirlerse de;

Şu verili ve reel durumda Suriye’nin toprak bütünlüğü ile ülkemizin bütünlüğü çakışıyor…

Biz gerçeklere ve menfaatlerimize bakmalıyız; bölge ülkeleriyle ittifak ve iş birliği yapmalıyız.

Tıpkı Balkan Paktı tıpkı Sadabat Paktı gibi, bölge merkezli dış siyasete önem vermeliyiz.

O arada yılların deneyimini de bir yana atmadan ve kimseyle düşman olmadan yürümeli; 

Türkiye bir yandan haklı tezlerini uluslararasında ısrarla anlatmaya devam etmeli;

Diğer yandan, BM terörün finansmanının önlenmesi sözleşmesi ve 6415 sayılı kanunumuza uygun olarak, terörün kaynaklarını belgelemeli ve kesmelidir.

Buna ek olarak;

Afrin harekatı ve sonrası yazımdaki önerileri kısmen hatırlatmak isterim:

– Biz aslında kendi toprak bütünlüğümüz için olduğu kadar komşularımız için de yürüyoruz.

– Harekatımız meşrudur. (Bunu ABD kamuoyu dahil her zeminde anlatmalıyız)

– İçeride birlik ve beraberlik her zamankinden önemlidir. Kardeşliğimize sahip çıkmalıyız.

– Böyle zamanlarda kamu yatırımları ile sağlık, eğitim hizmetlerine daha da özenmeliyiz.

– Savunma sanayimizi güçlendirmeye ve milli kaynaklara ağırlık vermeye devam etmeliyiz.

– Medyasıyla, demokratik kitle örgütleriyle, siyasetiyle daima ulusal bilinçle ve sorumluluk içinde davranmalıyız.

Monologue, Paralogue, Dialogue: Understanding Turkey’s Operation

Monologue 

In Turkey, citizens have equal rights about opting their education, profession, location to live. All have equal rights to participate in politics, each have the rights and feel free to count him/her self belong to a certain sub-culture but all together we make a Nation proven by science and history that roots thousands of years. 

As  the founder of modern Turkey Mustafa Kemal Atatürk once said, “All the people living here, whom built up Turkey, together called the Turkish Nation” Our contemporary laws also strengthens this idea and we are all proud to say we experienced diversity in unity. 

Turkey has always been respectful of the territorial integrity of its neighbours and sovereignty of its own nation and  all nations. Turkey is a member of all respectful international organisations plus has always been a dependable NATO ally who has done  crucial contributions. On the other hand Turkey is a fully independent and sovereign country. Turkey has all the rights for evaluating new economical and political progress for he sake of its people and the people of the region and for greater humanity. 

The latest Turkish military operation in Afrin dubbed as the “Operation Olive Branch”  based on the right of self-defence this operation carried out by the Turkish armed forces aims to ensure  the country’s border security and neutralising terrorists in Afrin.

Turkey is  committed to the territorial integrity of all the nations: never had an agenda to invade any land which belong to another country including Syria and Irag and likewise. Turkey unequivocally is very concerned and protective of its  territorial integrity and has zero tolerance policy on this issue.  While evaluating Turkey’s inevitable and imperative military action one should keep these facts in mind stated above. 

Paralogue… 

Most people think that there is a mental gap between the elected civil goverment and military bureaucracy in USA. The dillemna is that theory of crash of civilizations do not carry all answers and can not offer  enough contribution to international/regional relations deplacing the cold war concepts.

On the other hand Europe despite the heritage of social justice and ‘industrial democracy’ is a bit far away to understand the refugee drama on their beaches.

The capitalism once again rising depression chain and neo-liberalism making things worse for middle classes. (and the Middle East!) There are nations as Russia and Iran testing democracy but mainly concerned for economic stability and there are Western nations  where democracy and economy are loosing altitude. There must be a new understanding; may I say; Social Economic Council of the UN has to be reformed at once.

Everyone should pay attention for health, education and infrastructure investments besides fare income distribution; each one should ask why its not hard to hire a terrorist for 100 USD  to kill another human being! 

A terrorist or a terrorist group does not know nor acknowledge any of these notions such as:  nationality, religion, conscience!

This will not change! So we have to change and think again; where is the mistake!

So, rather having the hundred percent of crude oil have a greater stake! There should be nothing to “share” with terrorism.

Better feed your people, try to prevent conditions which will make people homeless or lead a life of misery.  Rather than spending budgets to arsenals spend money for medics and schools in Africa!

That should be a new world order! Respecting humanity and honoring human life! There is an expression in Anatolian culture; we say; “we love  humans because we love the God!” 

Dialogue

Back to Turkey’s “Operation Olive Branch” its backed by the majority of all the people…Where this country has been  facing terrorist incursion for over 30 years. All our allies have always condemned the attackers while we lost our soldiers aged 18-20, policeman, teachers, health workers, and citizens at southern region and throughout the country.

It was called the PKK no matter the name purely and surely a narco-terrorist separatist organisation…However  this “crime machine” also considered by west as terrorists! They are located near by borders Turkey-Iraq and Turkey-Syria, and the previous US interfere to the region occured a partiual authority cavity, which helped them to take place “there” since all those years…

A few years ago a new threat has surfaced not only for us but for all other nations in the region called the DAESH (ISIS). In the mean time US declared PKK (YPG) as her “land forces” and gave over 4000 (TIR) several sorts of arms also declaring to form an 30.000  men “army” from them! Why?

Turkey counts ISIS as terrorist to be defeated as well as the PKK. US says she (Turkey) should only focus to ISIS. Yes Turkey wants ISIS to be defeated plus Turkey due to her experience sees the PKK (YPG) buildup as a mid, long term threat -after all done- more than ever.

The US trained “Kurdish” rebels against ISIS later changed their name as SDF! Syrian Democratic Forces. What a democracy! They began to “control” cities like Afrin and Manbij… When ISIS leave a place, than the PKK comes to ‘rule’; what a rotation! They are both using children and women as human shields, where Turkish army pay great attention to save innocent lives.

So whats the SDF? Lets hear General Raymond Thomas, US Army Speacial Operations Commandor, “They (SDF) formerly called themselves the YPG who Turks would say equated them with PKK”

Lets hear the testimony of Ashton B. Carter, US Secretary of Defense… Question is: “Aren’t (YPG) the military wing of PYD? (PKK)” The answer is: “They are, yes!” And he goes on; “PKK is a terrorist organization both in the eyes of Turkish goverment and the US.”… Well said. Yet, no well done!

Thats just why Turkey had to realize those operations. We can not allow a seperatist spline nearby southern border which hundred percent in future shall be asking to take land from our country. We also have to stop terrorist movements to our soil to kill our people…

Thats way we had to do this operation in coordination with regional countries like Iraq and Syria. Also in dialogue with Russia and Iran. We also gave value to keep open our doors of dialogue with our allies and we shall do so I believe.

Now turning our attention to previous facts stated above, we are determined to protect our soverenity and territorial integrity and we call the conscience to all the world lets just start to build up a new life with a new understanding of each other, lets join our resources and forces to give proper food, medical care, schooling, infrastructure and all other benediction equally and farely to each and everyone.

Understanding Turkey, with her idea “Peace at home, peace in the world”, at the 21. Century, what I politely ask from all who reads this piece. 

Thank you for your time, thank you for reading this piece…

R.Bülend Kırmacı

15.02.2018 – Ankara.

r.b.kirmaci@gmail.com

 

 

insanca ve Hakça bir barış için yürümek!

Türkiye, Fırat Kalkanı’ndan sonra Afrin harekatını başlatmıştır. Sınırlarımızın güneyinde bir “kürt koridoru” oluşturulmasına ve toprak bütünlüğümüze tasallut edilmesine izin veremezdik. Bu harekat gerçekte sadece kendi halkımız değil bölgede yaşayan bütün halkların tehdit, terör, talandan esirgenmesi için icra edilmektedir.

  • Biz aslında kendi toprak bütünlüğümüz için olduğu kadar komşularımız için de yürüyoruz.
  • Harekatımız meşrudur. Bu konudaki haklılığımızı (BM’deki Kudüs oylamasında olduğu gibi) her zeminde anlatmalıyız.
  • İçeride birlik ve beraberlik her zamankinden önemlidir. Kardeşliğimize sahip çıkmalıyız. 
  • Demokratik ortam ve iklimi gözümüz gibi esirgemeliyiz.
  • Karşımızda ABD emperyalizmi ve Davos’cu baronlar başta; Dünyayı mikro devletçiklere parçalamak isteyenler vardır; bunların kendi kamu-oylarına demokrasiden aldığımız güçle seslenmeliyiz. 
  • Bölge ülkeleriyle; Suriye, İran, Irak, Rusya daha sıkı ilişkiler geliştirmeliyiz. Avrupa-Atlantik mevcut uluslararası ilişkilerimizde ise, Orta Asya Türk devletlerinin varlığıyla yeni projelerle alan açmaya çalışmalıyız.  
  • Ekonomide milli paranın ihale ve ödemlerde ve dış ticarette kullanımını özendirmeliyiz.
  • Böyle zamanlarda kamu yatırımlarını olabildiğince etkin değerlendirmeliyiz.
  • Yurt genelinde ve ihtiyaç duyulan bölgelerde sağlık, eğitim hizmetlerine daha da özenmeliyiz.
  • Savunma sanayimizi güçlendirmeye ve milli kaynaklara ağırlık vermeye devam etmeliyiz.

Türkiye haklı ve meşru savunmasında, masum hayatları esirgeyen askeri gücü kadar, mezhep ve etnik bölünmelerin önünü kapatan “vatandaşlık temelindeki” deneyimiyle ve “Dünyada da barış dileyen geleneğiyle” daha etkin ve kalıcı yol alabilir.

Türkiye haklıdır, Hakkın yolundadır; mutlaka başaracaktır…tank

Mehmetçiklerimizin ve ordumuzun muzaffer olmasını temenni ediyorum.

Şehitlerimize yüce Allah’tan rahmet, ailelerine sabır, ülkemize başsağlığı diliyorum. 

Nereden nereye?

 

beysehir

Her insanın bir dar ve bir de geniş çevresi içinde beliren, biçimlenen bir hikayesi vardır.

Bu öykü –başkalarıyla benzerlikler içerse de- özde ‘parmak izi’ gibi özgüldür.

Toplum-insan ilişkisi belirleyicidir, insan, yaptıkları kadar yapamadıklarının toplamıdır.

Sanırım herkes için, yaşadığı an’ kadar yaşanmış anlar (anılar) da önemlidir…

Gerçekte bu anıların arka planında yalnız bireysel değil toplumsal bir öykü de vardır.

Tıpkı benimki gibi… Yıllar yılı öncesi idi, ortaokul çağlarım…

Rahmetli dedem Reyhan Gökmenoğlu’nun kardeşlerinin (büyük amcalarımdan birinin) evine, Beyşehir’e giderdik, bayramda seyranda…

Genellikle rahmetli Nazım amcamın evinde kalırdık. Rahmetli Havva ana yemekleri organize ederdi.

Annemin amca oğulları, yeğenler, kuzenler, hayatta olan büyükler ve bizler; çocuklar…

Tertemiz bir doğa, mis gibi bir hava, pırıl pırıl bir göl, beri yanda çiçekler, kuşlar, dallarda meyveler…

Çoğu iki katlı ahşap evler; kışlık sahanlıklar, kaymak gibi nevresimler, yer yatakları ve de illa ki sobalar!

Hey gidi o günler: Herkes birbirini ismen tanır, büyüklere saygı, küçüklere sevgide kusur edilmezdi.

Beyşehir bizim için “Dünya’nın merkezi” idi…

Öyle ya! Dünyanın merkezinde neresi var: Türkiye!

Türkiye’nin ortasında nere var? Konya!

Konya’nın merkezinde neresi var? Beyşehir.

Beyşehir’in ortasında ne var: Beyşehir gölü…

Ülkemizin en büyük göllerinden birinden büyük amcamın evine koşu yarışı yapardık.

Ağabeylerimiz “küçüklerini biraz kayırsa da” aralarından biri mutlaka birinci gelirdi.

Biz, daha küçükler, var gücümüzle koşardık; sonuçtan çok “ yarışı tamamlamak” esastı.

Zaten herkesin ödülü aynı idi: dalından taze meyveleri koparıp, yemek!

Yadiğar abi, Gürkan abi, Sabri abi, Yavuz abi, Hacı amcamın oğulları hep beraberdik..

Doğaya saygılı, insana sevgili olunan günlerdi…

Yaradan’dan ötürü yaratılanı gerçekten sever; kimseyi ayırmaz, tevazu içinde bir dayanışmayla yaşardık bayramları…

O arada, tüm canlıları ve bütün canlılığı ile tabiatı esirger, gözümüz gibi bakardık nimetlerine..

Bu yaşadıklarımız, o tatlı rekabet, o sıcak atmosfer, hayatlarımıza da ışık tuttu.

Ve siyah-beyaz televizyon günleri idi…

Hiç unutmam, Milli Takımımızın S.İrlanda ile futbol maçı var.

Gölden başladık yarışa, maça saatinde yetişmek gerek!

Yetiştik!

“Abi şu televizyonun antenine bi bakar mısın?”

Neden?

Çünkü, ‘karlı yayın’ iki de bir kesiliyordu. Raşit abi ne yapsın?

Benim aklımdaysa bin bir soru…

(Türkiye, İrlanda’dan büyük mü? Büyük. O halde neden bizde yeşil sahalar yok, spor akademileri yetersiz, okullar ile kulüplerin bağı kopuk? vesaire vs…)

Yine de yenmeliyiz! Rakip sahada da olsak, en azından berabere kalmalıyız falan…

Şimdilerde futbol akademilerimiz, her mahallede halı, her semtte çim sahalarımız giderek artmakta…

Fakat, manevi değerleri kısmen cendereye almış bir maddi zenginleşme de söz konusu.

Türkiye hızla kalkınmalı, ancak insan tabiatına yaraşır değerleri asla ihmal etmeden ve tabiatı tahrip etmeden, planlı, düzenli, hakkaniyete uygun şekilde gelişmelidir.

Daha güzel ve anlamlı yaşanılan ömürler, insanın toplumuna en faydalı olduğu alanlarda katkı vermesine, toplumun da o insana hak ettiği değeri vermesine bağlıdır.

Bunu, başarabiliriz…

Beyşehir’den anılarım kendi özelimde bana hem duygusallık hem de azim veriyor.

Şimdiden herkese mutlu bayramlar diliyor, selam, sevgi ve saygılar sunuyorum.

Daha insancıl bir Dünya ve Türkiye için…

pusula

Dünya’da her şey insan için olmalı ve daha insanca bir yaşam kurulmalıdır.

Bu bağlamda ülkemiz ve Dünyamız için sorunlara somut çözüm önerileri şöyledir:

Uluslararası anlamda;

  1. Dünya’nın borç yapısı yenilenmeli. Bir kereliğine özgü bütün borçlar yarı yarıya indirilmelidir.
  2.  Dünya Bankası sosyal, eğitim, sağlık alt yapı projelerine daha çok kaynak ayırabilmelidir.
  3. Çevre değerleriyle uyumlu bir yaşam için, “kirleten öder” ilkesi parasal geçerlik kazanmalı, karbon salınımları denetlenmeli, alternatif enerji kaynaklarının kitlesel üretimi teşvik edilmeli, ağır silah denemeleri ise, elli yıl askıya alınmalıdır.
  4. Mal ve hizmet üretiminde çocuk işçiliğine karşı yaptırım uygulanmalı, dünyanın her yerinde ürün kalitesini gösteren “CE” damgasına benzer bir kodifikasyon emeğin korunması açısından da geliştirilmelidir.
  5. Sıcak paranın denetimsiz dolaşımına engel olabilmek için Tobinn vergisi ya da uygulanabilir önlemler alınmalıdır.
  6. Mikro kredi uygulamasına yönelmek isteyen ekonomiler cesaretlendirilmelidir.
  7. Tarımda karşılaştırmalı üstünlük kuramının gelişmekte olan ülkeler için taşıdığı önemin gerçekliğini unutmadan, ülkeleri gıda anlamında muhtaçlığa götüren plantasyon ve genetik kodlama bozulmalarının önüne geçilmeli, enerjide saydam bir uluslararası veri tabanı kurulmalıdır.
  8. Teknolojik gelişmeler, uydu teknolojisi ve bilim bir ekonomik girdi anlamında gelişmekte olan ülkelerin hizmetine daha fazla sunulabilmelidir.

Ulusal alanda;

  1. Vergi oranları indirilmeli, yatırımlar üzerinden alınan vergiler olabildiğince azaltılmalı, istihdam vergileri mümkünse kaldırılmalı, geniş tabana yaygın ve vergilendirilmemiş kişi ve kesim bırakmayan uygulamalar tam anlamıyla yaşama geçirilmelidir. Üretken yabancı yatırımlara her türlü olanak daha fazla sağlanmalıdır.
  2. Bir çok üründeki ÖTV iç pazarın canlandırılması açısından sıfırlanmalıdır. Temel maddelerdeki KDV oranlarının  %8’in de altına indirilmesi düşünülmelidir.
  3. Orta ve dar gelirli aileler başta olmak üzere, ailelerin, eğitim ve sağlık harcamaları nedeniyle vergi iadesi yoluyla desteklenmesi sağlanmalıdır.
  4. Ekonomi hamiline yazılı olmaktan nama yazılı hale getirilmelidir. Kayıt-dışılıkla mücadelede en etkin önlemler alınmalıdır. Kıdem tazminatı kaldırılmamalıdır.
  5. Güneydoğu ve Doğu Anadolu‘da ve tüm Türkiye’de tarım ekonomisini de içine alan entegre projeler desteklenmelidir.
  6. Liman ve sınır kentlerimizde daha fazla serbest bölgeler kurulmalıdır.
  7. Aile planlaması kavramına asla zorlayıcı olmadan ve demokratik şekilde önem verilmeli, aile yardımları yaşama geçirilmelidir.
  8. Eğitimin sanayi ile ilişkisi daha fazla güçlendirilmeli, teknoparkların tesisi artırılmalı, üniversite-işyeri-yerleşim alanı-okul ilişkileri daha da etkinleştirilmelidir.

Evet, yeni bir yüzyıldayız. İnsancıl, sosyal, üreten, hakça bölüşen, özgürce düşünen ve düşündüğü söyleyebilen, kimsenin ayrımcılık görmediği, kadınlarımızın iş yaşamına daha fazla katılabildiği, gençlerine iş bulan, her bireye gelecek vaat eden ve aile kavramına sahip çıkan, doğaya saygılı, mutlu bir Türkiye ve Dünya özlemini paylaşmaktayız.

 

 

Create a free website or blog at WordPress.com.

Up ↑