R. BÜLEND KIRMACI 's Blog

To share ideas, thoughts via WordPress.com weblog

Anayasa ve Meclis

leave a comment »

meclis

“Yeni” farklı bir edim, “yenileme” farklı bir iş.

Olağan koşullarda, iki seçim arasında da Anayasa geçerlidir.

Meclis’in yasama yetkisinin bir sınırı vardır: Anayasa’nın değişmez ilkelerine kadardır.

Değişmez ilkeler ve ilgili maddeler Kurucu İrade’nin eseridir.

Bu eser, tarihin, toplumun, “Tanrı’nın” tanıklığında yaşama geçmiştir.

Her yerde böyledir; öyleyse “öz”e “dokunmak” için Kurucu Meclis olmak gerekir.

Gerçekte öze odaklanmak, kendi kendini tartışmaya açmaktır.

Böyle bir tartışmanın ulusal ve uluslararası hukuk karşısındaki akıbeti bellidir.

Dahası bu “işi” bu şekilde tutalı, Komisyon masası da dağılmadı mı?

Meclis, kendisine kuruculuk atfedemezse de; bu, onu, kuşkusuz değersizleştirmez.

Demokratik parlamenter rejimde sistemi yenileyebilirisiniz. Yenilenmelidir de.

Fakat sistemi yeniliyorum derken işin ucunu rejime taşırmaktan kaçınmalıdır.

Örneğin referandum yetkisini ortadan kaldıracak bir referandum yapılamaz.

Kaldı ki, “Yenilenme” anlamında yapılacak işler, kamuoyunun geniş desteğine açıktır.

Kitle örgütleri, sendikalar, akademik hayat bu anlamda önemli katkılar sağlayabilir.

Özcesi, Meclis, işi, kendi ağırlığını ve saygınlığını pekiştirecek şekilde tutmalıdır.

Yenilenme meselesine gelince… Bunun pratiği de deneyimi de talebi de vardır.

Anayasa’ya bakılır, yasal düzenlemeler yapılır sonra yine Anayasa’ya aktarılır.

Örneğin, siyasi partiler yasası, siyasetin finansmanı, seçim barajları ele alınabilir.

Refah payı artışından emeklilere her yıl belli bir pay verilmesi düzenlenebilir.

Devleti, hukuki ve iktisadi tasarrufları ile zarara uğratanlara bu zarar ödetilebilir.

Seçim çevresi, sistemi ve adaylarla ilgili yenilikler bir dönem sonrasına ertelenebilir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri ile örgütlenme özgürlükleri genişletilebilir.

Bir kuşaktan diğerine, bir çağdan öbürüne aktarılan yapıcı anlayış esastır.

Demokraside iyileşme, ekonomide gelişme, toplumsal hayatta yenileşme…

Toplumun ortak beklentisidir; ‘o halde’ Anayasa meselesi doğru okunmalıdır.

________________________________________________________

Not: Bu makale www.haber3.com için yazılmıştır. 

Görsel, Milliyet.com.tr den alınmıştır.

Written by rbulendkirmaci

February 25, 2016 at 11:58

Posted in Uncategorized

Kentleşme ve katma değer

leave a comment »

kent

Kentleşme ile endüstrileşme bir buçuk asırdır büyüleyici kavramlar.

Bir ülke ne kadar sanayileşmiş ise o denli kentleşmiş oluyor…

Okullar, yollar, sağlık tesisleri, spor alanları, entegre ulaşım, temiz hava…

Bütün bunların belli bir kalitede olması (yaşam kalitesi) gelişmişliği de belirliyor.

Bir ülkedeki “kentlerin özgül ağırlığı” nüfusu ve katma değeri ile ilgilidir.

Dünya’da geçen altmış yıl içinde kentleşmede büyük bir sıçrama yaşanmıştır.

Halen Dünya nüfusunun yarısı kent ve kasabalardadır. Bu oran 55’lerde üçte bir idi.

Dahası, 2050 yılına kadar nüfusun üçte ikisinin kentlerde yaşıyor olması bekleniyor.

35 yıl zarfında dünya kentlerinde yaşayan nüfus bugüne göre 2,5 milyar kişi artacak.

Bu barınma, güçlendirilmiş ulaşım ağı, gıda zinciri, okul ve hastane ihtiyacı demek.

Halen Dünyanın sekizde biri; (nüfusu 10 milyondan fazla) mega kentlerde yaşıyor:

 

Tokyo                38

Yeni Delhi         25,7

Şangay             23,7

Sao Paulo         21

Mumbai             21

Meksika City     21

Pekin                20,3

Osaka              20,2

Kahire              18,7

New York         18,6

 

İstanbul            14,3 (kimi hesaplamalara göre ise hinterlandıyla beraber 20)

1955 yılında sadece 2 kent 10 milyonu geçmişken bugün 28 mega kent vardır.

Bu listede birinci sırada olan Tokyo 1955’ten 2015’e 25 milyon kişi artmış durumda.

Dikkat çekici bir başka olgu ise 2015’te ilk 10 mega kenti oluşturan ülkeler;

Hindistan ve Çin’den ikişer adet olmak üzere, Brezilya, Meksika ve Mısır’dan oluşuyor; yani büyük çoğunluğu gelişmekte olan pazarların/ülkelerin kentleri…

 

Tabii kentlerin nüfus açısından büyüklükleri kadar ekonomiye katkıları da önemli:

Dünya genelinde 750 kent nüfus, yaş ve kişi başı gelir itibariyle ölçümlenmiştir.

Bu kapsamdaki 750 kent dünya hasılasının %57’sini karşılarken, bu oran, 14 yıl içinde %61’e çıkacak.

Yani 2030 yılında büyük kentlerde 410 milyon insan daha yaşıyor olacaktır.

Bu tarihte 240 milyon yeni iş, 260 milyon yeni konut ihtiyacı söz konusu olacaktır.(1)

Yine 2030’da küresel gayrı safi hasılaya en çok katkı veren 10 dünya kentinin (2)

milyar dolar temelinde ekonomiye yapması beklenen katkı aşağıdadır:

 

New York                      874

Şangay                         734

Tianjin                          625

Pekin                            594

Los Angeles                 522

Guangzau                    510

Şenzen                         508

Londra                         476

Chongging                   432

Suzhou                        394

Görüldüğü gibi önümüzdeki on beş yıl içinde dünya ekonomisine en büyük katma değeri sağlayacak kentlerin 7’si Çin’e, 2’si ABD’ye ve bir tanesi de İngiltere’ye ait olacak.

Türkiye’mizin en büyük ili İstanbul’un bütçeye katkısı 152 milyar TL ve 81 il gelirlerinin yüzde 40’ı şeklinde tespit edilebilmektedir. (3)

Sonuç olarak gelişmek için kentleşmek, kentleşmek için sanayileşmek gerek.

Bunun yanı sıra kalkınma bir yerde köyden de başlar.

O nedenle köyü değersizleştiren kenti kirleten gelişigüzel bir “gelişme” değil, hep birlikte gelişen yerleşim alanları esas olmalıdır.

Yaşanılabilir bir kent, modern olanakları olan köyler ile sürdürülebilir bir gelişme esas alınmalıdır.

Bütüncül bir kalkınma/gelişme anlayışıyla, halkın denetiminde planlı yatırımlar yapılmalıdır.

 

_________________________________________________________________

(1):(doğum/vefat döngüsü ve aktüeryal dengeler dikkate alınmıştır)
(2): Oxford Economics projeksiyonudur.
(3): 2013. Maliye verileri.

Bu yazı www.haber3.com için yazılmıştır.

 

Written by rbulendkirmaci

February 24, 2016 at 18:15

Posted in Uncategorized

Dünya’nın en zengin ve en yoksul ülkeleri …

leave a comment »

yoksulcocuk

Anlamlı bir deyişimiz var: Zenginin malı züğürdün çenesini yorar!

Amacımız “zenginlik” üzerine gevezelik, fukaralık üstüne edebiyat yapmak değil…

Ancak burada orada ve her yerde refaha, hakkaniyete, istikrara ihtiyaç var.

Refahın tanımı tekil, yolu, tek değil. İşi doğru tutanlara ve işimize bakalım!

Kişi başına gayrı safi milli hasıla temelinde uluslararası geçerli ölçümler de esastır.

Bu ölçümü satın-alma gücü partisiyle, enflasyon ve yaşam standardı ile birleştirince;

Katar, Lüksemburg ve Singapur; küresel zenginlikte ilk 3’ü oluşturmaktadır.

Bu ülkelerin nüfusu ve toprağı görece “azdır” ama;

3 boyutlu denklem; gsmh+/ppp(satınalma gücü)+/- enflasyon; bu sonucu vermektedir.

Aşağıda şampiyonlar liginin kişi başına ve dolar bazında gerçekliği var (*):

 

Katar                          105.091

Lüksemburg                79.593

Singapur                      61.567

 

Norveç                         56.663

Burnei Sultan.             55.111

Hong Kong                  53.432

 

ABD                             51.248

Bir.Arap Emir.              49.011

İsviçre                          46.474

 

Vatikan, Monaco, San Marino, Andora nerede diye soran olabilir. Onlar skala dışı.

Iskalanmalarının nedeni “çok küçük ölçekli ekonomiler” olmaları…

Fakat diğer tarafta acı bir gerçek var: Demokratik Kongo büyük yoksulluğu ile ortada.

Listenin “ortalarına” devam ettikçe “daha aşina olduğumuz ülkeler karşımıza çıkıyor:

 

  1. sırada Yunanistan          27.008
  2. sırada Rusya                  25.350
  3. sırada Türkiye               20.299
  4. sırada Azerbaycan        18.913

 

 

Yıllık 2000 doların altında yaşayan 22 ülke arasında ise; Haiti, Uganda, Raunda, Etopya, Mali, Nijer gibi ülkeler var… Eritre’de örneğin, kişi başına düşen yıllık gayrı safi milli hasıla 1.201 dolar!

Bu tablo bu dağılım bu ortalamalar ne kadar adaletsiz bir dünyada yaşadığımızın da bir göstergesidir.

Ülke var halkı yıllık 50 bin dolar elde ediyor, ülke var; bin dolarlık yoksulluk yaşanıyor.

Geliri, hayatın olanaklarını, alt yapı hizmetlerini hakkaniyetle sağlayamıyoruz.

Sırf şu örnek bile bunun ne kadar böyle olduğunu gösterir:

Obezite tehlikesi altında (çoğunluğu ‘refah toplumlarında’) 42 milyonu çocuk yaşıyor.

Aynı Dünya’da sadece Avrupa’da 49 milyon çocuk açlık tehdidiyle karşı karşıya.

Evet, ister istemez: zenginin malı züğürdün çenesini yoruyor ve bu adaletsiz dünya aslında aç için de tok için de nice tehditler içeriyor.

Gün yitirmeden insancıl, dengeli, doğa dostu yeni bir yaşam kurmaya bakmalıyız.

Refahı, zenginliği daha adil dağıtmalı, geliri, imkanları daha hakça paylaşmalıyız.

 

__________________________________________________________

(*): 2013 yılı IMF verileri. Global Finance Magazine.

 

 

Not: Bu makale www.haber3.com için yazılmıştır. 24.02.2016 Ankara.

 

 

 

Written by rbulendkirmaci

February 24, 2016 at 16:28

Posted in Uncategorized

Çevreyi kirleten ‘ödemeli’!

leave a comment »

pollution

Küresel ısınmayı yavaşlatmak, karbon salınımını azaltmak için BM Paris COP 21 antlaşması gerçekten önemli bir gelişmedir, üstelik belirlenen ortak hedefler için belli bir fon ayrılmıştır.

Bu süreçte “kirlenmenin” nedenleri ele alınmış daha çok da bu küresel sorunun çözüm yolları üzerine odaklanılmıştır.

Ancak konun (kirlenmenin) bir de “kaynakları” (kirlenmeye daha çok yol açanlar) vardır bu tespitler yapılmadan ve kirleten öder ilkesi yaşama aktarılmadan, yapılacak mücadele eksik kalacaktır.

Nükleer ya da kimyasal silah denemeleri, deneme amaçlı yapay depremler, bölgesel/yerel savaşlarda kullanılan her türlü silah, çevreyi ihmal eden ticari nakliyat ve kent yönetimleri…

Bu genel kümeleme için bir çarpıcı örnek verelim: Körfez savaşı (Irak’ın işgali) nedeniyle ülkenin tamamen çöken kanalizasyon sistemini onarmak için bile 11 milyar dolar gereklidir.

Yine aynı genelleme içinde dikkat çekici başka bir olgu, Hindistan ve Çin gibi ülkelerin endüstri ve ticarete koşut olarak gelişen kentlerinin ısınma amaçlı kullanılan enerji konusunda sergiledikleri özensizliktir.

Gerçi Paris COP 21 ile bu konudaki farkındalık ve duyarlılık artmış sosyal vicdandan sosyal denetime giden makas aralığı daraltılmış görünüyor; Konferansa medyanın ve sivil toplum örgütlerinin de ilgisi büyüktü.

Aslında kirlenme ile mücadele hakim sistem kapitalizm ile sosyal anlayışların da bir mücadelesidir. Temiz, yenilenebilir enerjiye ilk yatırım maliyetlerine katlanmak için dünyanın bir birini yüreklendirmesi beklenmektedir.

Yazının ana düşüncesine dönersek; kirleten ve kirlenmesin diyenin tadat edilmesi, bundan böyle “kirleten öder” ilkesinin de dillendirilmesine, hatta yaşama aktarılmasına yarar sağlayabilir.

Bu yazıda, ülkeler ve kentler ekseninde belirtilen derecelendirme ve ölçümlerin, -silahlanma ve yapay deneylerin dışında- doğrudan gündelik yaşamın sera gazları, ısınma ve üretim için enerji elde edilmesi nedeniyle meydana gelen kirlenmeye göre belirdiği unutulmamalıdır.

Bu amaçla bir Çevre Koruma Endeksi (EPI) yapılmakta ve yayınlanmaktadır. Bu endekste ülkeler ekosistemler, gıda, sağlık, insan yerleşimleri, alt yapı, su, atık yönetimi ve çevreye duyarlık bakımından değerlendirilmekte, kent ve beldeler ise, temiz hava, tarım alanları ve enerji kullanımı açısından “temizliklerine göre” ölçümlenmektedir.

EPI yani Çevre Koruma Endeksi’nin sonuçlarına ve seyrine Dünya Ekonomik Formu çevreleri de çok önem vermekte ve söz konusu analizi Yale Üniversitesi (Çevre Hukuku ve Politikaları Merkezi-YCELP) ile Columbia Üniversitesi Uluslar arası Dünya Bilim Ağı Merkezi (CIESIN) ortaklaşa çalışmalarla gerçekleştirmektedirler.

Gelelim 2014 yılı Çevre Koruma Performans Endeksi’ne (*)…

Buna göre 100 tam puan üzerinden doğayı en çok koruyan ülkelerden bazıları sırasıyla aşağıdadır:

İsviçre          86,67

Lüksemburg 83,29

Avusturalya 82,4

Singapur      81,78

Çek Cum.     81,47 (son yıllarda en büyük özeni gösteren ülkelerdendir)

Almanya      80,47

İspanya        79,79

Avusturya    78,32

İsveç            78,09

Norveç         78,04

(*): World Economic Forum. Environmental Performance Index.2014

 Yine aynı çalışmalar bağlamında yeryüzünü en çok kirleten kentler ise aşağıdadır;

Buna göre “puan” yükseldikçe ilgili kent ve hinterlandının kirlenmeye olumsuz etkisi artmaktadır:

Delhi           153

Patna           149

Gwalior       144

Raipur         134

Karaçi         117

Peşaver       111

Rawalpindi 107

Khormabad  102

Ahmedabad  100

Lucknow        96

Bu tablodaki ilk dört kent Hindistan’dadır. 5,6 ve 7’inci sırada Pakistan kentleri yer almakta, İran kenti Khormabad’tan sonra son iki sırayı yeniden Hindistan kentleri işgal etmektedir.

Gerçekten Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre Dünya’nın en kirli 20 kentinden 13’ü Hindistan’da bulunuyor. Asya’nın 3’üncü ekonomisi bu haliyle hem yerkürenin hem de özellikle kendi çocuklarının sağlığını çok olumsuz etkilemektedir.

Diğer yanda, Çin’de ve büyük kentlerinde kabul edilebilir üst sınırın neredeyse on katına kadar hava kirliliği gözlenmekte ve bu olgu bütün bir kenti olduğu kadar çevresini de tahrip etmektedir.

Öte yandan kişi başına üretilen katı atık (çöp) konusu da yarı bir sorun. Sorun çünkü bir çok kentin düzenli, sağlıklı toplama, depolama, tahliye veya dönüşüm sistemi bulunmuyor. Gelişigüzel istiflenen çöplerin oluşturduğu “dağ”lar, çevreye zararlı kimyasalların salınmasına neden oluyor.

Halen Dünya’da kişi başına günde 0,64 kg katı atık üretiliyor. Bu oran hesaplanırken, temel tüketim maddelerinden bile yoksun kesimler de dahil dünyanın bütün nüfusu dikkate alındığı için bu ortalama spesifik ortalamaların altında beliriyor.

Örneğin, küçük ada ülkelerinde kişi başına üretilen günlük katı atık 5 kg’a kadar çıkarken, Norveç’te 2,80, İsviçre’de 2,61 kg, ABD’de 2,58 kg. Ve de ultra şişman içişleri bakanına sahip Kuveyt’te 5,72 kg.

Evet bütün veriler ortada ve daha sağlıklı bir dünya için daha sağlıklı, temiz bir çevre şart. Daha sağlıklı ekosistemler, gıda, sağlık, insan yerleşimleri, alt yapı, su, atık yönetimine ihtiyacımız vardır.

Bu konuda geride bıraktığımız yıllarda insanoğlunun sicili pek parlak değil. Doğanın yıkımı pahasına bir sanayileşme ve “çevreye saygı” kuralını tanımaz ilkesiz ticari faaliyetler ile insanı da doğayı da yakıp yıkan silahlanmanın etkileri; geriye, yaşlı, yorgun, yılgın bir dünya bıraktı…

İnsanlık bunun farkına giderek daha çok varıyor ve en son Paris’te olduğu gibi kendi vicdanı ile hesaplaşmaya girişmiş bulunuyor.

Ancak, alınan ve alınacak olan önlemlerin etkili ve kalıcı olabilmesi için üzerinde uzlaşılan hedefler ciddiyetle takip edilmeli, uluslararasında olduğu kadar yerel yönetimler, medya, gönüllü örgütler dahil tüm toplum kesimleriyle iş birliği geliştirilmelidir.

Ve bizim önerimiz; silah denemeleri ve kullanımı, yapay depremler, çevreyi gözardı eden ticari nakliyat ve kent/belde yönetimlerinin yol açtığı “küresel kirlenme” bağlamında;

Yaptırım boyutu olacak şekilde “kirleten öder” ilkesi gündeme alınarak, tez elden yaşama geçirilmelidir.

 

not: bu yazı Milliyet blog için yazılmıştır. http://blog.milliyet.com.tr/bulendkirmaci

Written by rbulendkirmaci

December 24, 2015 at 18:28

Posted in Uncategorized

Doğan’ın babasıydı…

leave a comment »

sehidin oglu

Tam yeni yazım için klavyenin başına oturmuştum ki;

İnternette bir paylaşım gözüme ilişti;

Minik bir yavrumuz; adı Doğan’mış, hikayesi –maalesef- son zamanın hikayesi,

Ancak bir de O’na sormalı,

O iri siyah gözlerinden süzülen yaşlar, o derin acısının önüne geçen sorgulayan bakışlar:

Şırnak’ta yaralanan ve yaşam savaşını kaybeden;

Bu kez de şehit düşen O’nun, Doğan’ın, babasıydı…

Doğan’ın gözlerinden utanmalı, Doğan’ın öfkesinden korkmalı.

Devlet ricali, kimi siyasiler, askerler, polisler, gazeteciler, halk…

Bu acı, evden eve, kentten beldeye daha ne kadar dolaşacak belli değil.

Doğan’ı anlıyorum. Yirmi sekiz yıldır her gece insanın yüreği nasıl yanar, biliyorum.

Yazmaktan başka bir şey gelmiyor elimden… Sabırlar diliyorum…

Ancak, bu dramların önlenmesinden sorumlu olanlar var ve onların sabır dilemekten öte yapması gerekenler var…

Açılım saçılım derken belli ki “kendi kendimizi kandırmışız”!

İyi de, Güneydoğu şu anda tümüyle bir (iç) savaş alanına çevrilmek isteniyor.

Birincisi; bu sorunun temel tespitini yapalım, düşmanın adını da açıkça koyalım.

ABD “kara gücüm” dediği PKK’yı destekliyor ve güneyimizde koridor açmak peşinde.

Uyuşturucu taciri terör örgütünün argümanları ve yandaşları ise tarihsel bir çarpıtma içinde.

Yurttaşlık bilinci ve eşit haklar temelinde ve devrimle kurduğumuz Cumhuriyet, haklıdır, hakçadır, halkçıdır.

Demokraside eksiklerimiz, kalkınmada kusurlarımız, gelir dağılımında adaletsiz bir yapımız olabilir.

Ancak bu koşullarımız ne bölücü tezleri haklı çıkarabilir ne de üzerimize abanan emperyalizmin bu düşmanlığını açıklayabilir.

Bu evladımız dahil çok büyük acılar çekildi. Öte yanda bir sürü genç insanın hayatları söndü.

Saldırılar, Cumhuriyet’imiz üzerinden demokrasimize, güvenlik unsurlarımız üzerinden devletimize ama en çok daha doğulusu batılısıyla halkımızadır.

İkinci tespit de yöntemle ilgilidir…

İspanya’yı, İrlanda’yı incelemiş biri olarak da belirteyim; terör durmaz, silah bırakmaz.

Bu kesindir. O nedenle 24 Temmuz’dan bu yana güvenlik kuvvetlerimizin başlattığı “iş” -kara harekatıyla- tamamlanmalı, diğer yandan terörün lojistik desteği etkisizleştirilmelidir.

Bölgemiz karışmıştır ancak tüm olumsuzluklara karşın yöre halkı ulusal birliğimizden yanadır.

Halkımızın dayanışmasıyla -hukuk devleti kuralları içinde- bu karanlıklar aşılacaktır.

Emperyalizm ve maşalarını bir kez daha yeneceğiz.

Var’olma savaşımını mutlaka kazanacağız.

Başka yolu yoktur, başka seçeneğimiz yoktur, başka Türkiye yoktur!

Ve işte o zaman belki Doğanların yüzüne bir nebze olsun bakmaya yüzümüz olacak!

 

not: Bu yazı Milliyet blog için kaleme alınmıştır. 24/12/2015 

http://blog.milliyet.com.tr/bulendkirmaci

 

 

Written by rbulendkirmaci

December 24, 2015 at 11:49

Posted in Uncategorized

Nüfus!

with one comment

 

nufus

Ülke nüfusunun algoritması yaşam kalitesini etkilemektedir.

Eğitilmiş, doğaya saygılı bireylerden oluşan, sağlıklı koşulları üreten bir nüfus esastır.

“Biz” halen 77 milyonu aştık, beş sene içinde 82 milyona ulaşacağız ve çok “genciz”.

İnsanımıza iş, aş, meslek, onurlu bir emeklilik, doğduğu yerde esenlik sağlamak zorundayız.

Kapalı toplumlarda doğurganlıkla ilgili devlet öğütlerini de komplo teorilerini de bırakalım.

Ancak alt başlıklarıyla demografi demokrasinin nitelikleri ve yaşamın nimetleriyle ilgilidir.

Bu makalemizdeki sayısal verileri her okuduğunuzda eğitim, sağlık, emeklilik, çevre anılmalı.

Bizde artıyoruz, dünya da çoğalıyor!

Bir BM çalışmasına göre son 12 yılda Dünya Nüfusu 1 milyar daha arttı.

Halen 7,3 milyar insan yaşıyor yerkürede; 2050’de 9,7 ve 2100 yılında (küresel ısınmadan geriye hale bir gezegenimiz kaldıysa) Dünya Nüfusu 11 milyar 200 milyon kişiye ulaşacak.

Savaşlar, salgınlar, doğal afetler ve saire hepsi “hesaplanmış” gerçek şu ki, taşıma kapasitesi giderek zorlanan bir dünyadayız!

O arada kıtaların özgül nüfus ağırlıkları da değişiyor. Örneğin Dünya Nüfusunun beraberce yüzde 19’unu oluşturan Çin ve Hindistan 2022’de liderliği değiş tokuş edecekler. Son 35 yılda Afrika dünyadaki nüfus artışının yarısını oluşturdu; 28 ülkenin nüfusu 2’ye katlandı.

Nijerya (ki, yolsuzluklar şampiyonu olarak bilinir) 2050’de ABD’nin nüfusunu geçecek ve dünya üçüncüsü olacak, diye bekleniyor.

Avrupa ise yaşlanıyor… 50’lerde 4 Avrupa ülkesi; Rusya başta ve Almanya, İngiltere, İtalya ondan sonra; ilk 10’dayken, 2050’den itibaren hiç biri en kalabalık on ülke arasında yer almayacak.

Yaşlanmış nüfusun getireceği sorunlar olduğu gibi hızlı artışın getirdiği sorunlar da var:

-Yoksulluğun artması,

-Eşitsizliğin yoğunlaşması,

-Açlığın yaygınlaşması,

-Eğitim ve sağlık hizmetlerinde düşüş…

Şimdi sıkı durun: Bu yüzyılın sonunda 11 milyar insanı konuk edecek şu yaşlı dünya.

  1. yüzyıldan ve özellikle tarım devriminden bu yana hayatta kalma oranı arttı, soğuk depolama sistemleri ticari otoyollarla birleşti ve artık bu ağı internet tamamlıyor; bu refah demek; her türlü olanaksızlığa karşın aşı ve temiz içme suyu kampanyaları açmak demek.

Şimdi artık;

-Su kaynakları,

-Ormanlar,

-Yeşil Alanlar,

-Göller,

Hem merkezi yönetimlerin hem de yerel yöneticilerin dillerinde ve onları da denetleyen uluslar arası kurumsal dayanışmanın hedefinde…

Fakat küresel kirlenme de bir diğer yanda en acı ve geri dönüşümü zor sonuçlarla duruyor. Bazı kuramlara göre metalik buzul vahşi bir çağa da girmiş bulunuyoruz.

Şimdilik bilim-kurgu skalasında gişe yapan filmler, doğanın yıkımını önleyemezsek nüfus bakımından azala ezile “eskiye” döner miyiz, sorusunu da beraberinde getiriyor.

MÖ 6500’de mesela Kuzey Afrika, Mezopotamya ve Güney Asya’da topu topu bütün kürede 7,5 milyon “insan” yaşıyormuş… Sezar’ın Roma’sı hüküm sürerken 285 milyon kişi varmış.

Çin’de pirinç bulununca dünya nüfusu 12,5 milyona çıkmış, Mısır’da yazı keşfedilince de 14 milyona “yükselmiş” o günün dünyasının nüfusu…

İlk defa 4000 yıl önce sayımız ciddi olarak artmaya başlamış. 1960’lardan itibaren Dünya Nüfusu ikiye katlanmış (tarımda, sanayide, tıpta ilerlemelerle) insanlığın gayrisafi hasılası toplamı on kat, insan nüfusu ise %40 dolayında artmış.

Fakat 21. yüzyılın dünyası yaşam kalitesi ve paylaşımın dengesi bakımından çok olumlu göstergelere sahip değil: Dünya’da şirketler var devletlerden zengin, devletler içinde şirketler var kendi yönetimlerinden daha büyük!

O arada ülkeler arasında ve ülkeler içerisinde bölgeler, bölgeler bazında kentler ve kentler içinde sosyal kesimler açısından çok ciddi gelir, geçim, yaşam standardı farklılıkları var.

Bütün bu olgular, sürdürülebilir bir yaşam için kolektif bir bilince ve vicdana çağrıyı gerektiriyor…

Doğal dengeye, yeşil enerjiye önem veren, öte yanda, silahlanma ve kimyasal kirliliği azaltan, eğitime, sağlığa, alt yapıya yatırımları konusunda hükümetleri özendiren, kaynak kullanımı ve dağılımı için hakça düzenlemeleri ön gören yepyeni, insancıl, sosyal bir anlayış gerekiyor.

Ya insanca bir yaşamı insanlık olarak beraberce kuracağız ya da nerede çokluk orada yokluk.

 

Bu yazı Milliyet-blog için yazılmıştır. bk 

http://blog.milliyet.com.tr/bulendkirmaci

Written by rbulendkirmaci

December 5, 2015 at 21:51

Posted in Uncategorized

“Askeri ücret!”

leave a comment »

Ülkemizde asgari ücretin seyrine, etkililiğine, yeterliliğine ve üzerinde yapılan tartışmalara bakınca, bir mecaz yapıp, “asgari ücret mi?” yoksa “askeri ücret mi?” diye sorabiliriz.

Malum zorunlu askerlik özü ve ilkesi itibariyle gönüllü, maddi karşılık beklemeden yapılan işlerden oluşan bir görev. O görevin asıl çekirdeğinde mesleki anlamda yer alan kadroların da ücret pazarlığı olanakları yok.

Buna karşılık iktisadi yaşam içinde önemli bir faktör ve üretimin asli unsuru olan işçilerin asgari ücret gibi bir konuları ve bu anlamda sendikaları yoluyla çalışma yaşamında belirleyici olma gibi bir olanakları var.

Bu, bütün kapitalist sistemlerde ve modern ekonomilerde, böyle… İşçiler, 30 günlük çalışma karşılıklarında devlet (kamu)- işveren- sendika arasında “bağıtlanmış” minimum bir ücret elde etmek durumundalar.

***

Buraya kadar prensipler, bundan sonra “gerçekler” konuşabilir: Bir kere Türkiye yüzde yirmilere dayanan bir işsizlik olgusu ve yanı sıra kayıtlı olanı aşmış kayıt-dışılığı ile işçiler dahil çalışanların üzerinde işten çıkarılma baskısının zımnen ve daima var olduğu bir ülke.

İkinci olarak, reel anlamda ücretlerde erime ve hayat standartlarında belirgin bir gerilemenin yaşandığı ara rejim dönemlerinden bu yana emek kesimini koruyacak, kollayacak sendikal yapılar; demokrasi tarihimizin en zayıf, cılız, etkisiz ve yetersiz profilini çizmekteler.

Ülkemizde beş milyonu aşan asgari ücretlilerin toplam çalışanlara oranı % 43’leri buluyor hatta asgari ücretin biraz üzerinde ücret elde edilenlerde eklendiğinde Türkiye’nin neredeyse üçte ikisi asgari ücretli düzeyinde yaşıyor.

Açlık sınırının 1.393 TL, yoksulluk sınırının 4.403 TL olduğu, gelir dağılımına ilişkin “bire sekiz kat” farklılıklar bulunduğu ülkemizde, milyonlarca insan ve aile gibi asgari ücretliler de “yaşamaya/ hayatta kalmaya çalışıyor”!

Dahası bu kesim de dahil vergilerin % 70’ini ödeyenler ücretli ve maaşlı insanlar ve de vergi uygulamasında bir üst dilime doğru ‘oynama, yılın ikinci altı ayından itibaren, asgari ücretlinin bir yıl için aldığı/alacağı ücret zammını, zaten alıp götürüyor…

***

Daha bir ay önce yaşanan seçimlerde asgari ücret ekseninde serdedilen vaatler, adeta “açık artırmayı” anımsatsa bile, enflasyon hesabı ve gayri safi yurt içi hasıla bazlı büyüme oranı temelinde belirlenecek asgari ücretin bu yıl da yeterli, adil, etkili olması olası görünmüyor.

Gerçekten 2016 için bir defada 1.300 TL olarak “söz”ü verilen asgari ücret için 10 Aralık’ta yeniden “masa” kurulacak… İşveren, “istihdam azalır, ihracat geriler, kayıt-dışı artar; prim kesintisine devlet katkı yapsın” deyip duruyor…

İşçi kesimi, “daha yıl bitmeden % 20 vergi yükü üstümüze binecek, gelecek yılın ikinci yarısında da vergi dilimi yükselecek; kaşıkla verir görünüyor, kepçeyle alıyorsunuz” diyor…

Değirmenin bu iki taşı arasında, bütçe dengeleri ile siyasetin vaatleri sarmalında bunalmış bir kamu var; gerçi artık taraflar, bir yerde “kaderlerine” de razılar; ama sonuçta kimse memnun olmayacak gibi…

***

Enflasyon ve gelir hesaplamasındaki soru işaretleri, işsizlik, etkisiz sendikalar, kıdem tazminatına göz diken ya da işsizlik fonuna “sulanan” yaklaşımlar; “alınan zammın daha yarı yolda buharlaşması” bütün bunlar bir yana: asgari ücrette iyileştirme yapılması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Ve DİSK’in altını çizdiği bir çarpıcı tespit şudur: “1978’den bu yana kişi başı gelir ‘240 artmış’ iken brüt asgari ücret ‘17 artmıştır’, eğer söz konusu artışlar aynı orantılarda olsaydı, bugün asgari ücret en azından 2.000 TL olmalıydı”. O nedenle 1.300 TL’ye işçiler değil önce patronlar şükretmelidir.

Öte yandan, ekonomide verimi, teknolojide gelişmeyi artırmadan, vergide geniş tabanlı reform yapmadan, gelir adaletsizliğini düzeltecek diğer önlemler alınmadan, refahı artırıp elde edilecek refah payını hakça dağıtmadan, asgari ücretin kalıcı bir ferahlık sağlaması pek olası görünmüyor.

 

Not: Bu yazı haber3.com için yazılmıştır. bk

 

Written by rbulendkirmaci

December 5, 2015 at 20:12

Posted in Uncategorized

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 548 other followers